ORMAN YANGINI YÖNETİMİNİN BİR ARACI OLARAK YANICI YÖNETİMİ

“SÖNDÜRÜLEN HER YANGIN,YANICI YÖNETİMİ (AZALTMASI) YAPILMADIĞI TAKTİRDE, BİR SONRAKİ YANGININ BÜYÜMESİNE KATKI SAĞLAR“

Hangi ölçekte ele alınırlarsa alınsınlar ormanlar karmaşık sistemlerdir. Karmaşık sistemlerin yönetimi de zordur. Adına ekosistem dediğimiz bu karmaşık sistemlerin işleyişinin olabildiğince tarafsız bir yaklaşımla anlaşılması en düşük hata oranıyla yönetilebilmelerinin olmazsa olmaz koşuludur. Ekosistemlerin işleyişlerinin anlaşılabilmesi, tüm güçlüklerine karşın, insana ait değer yargılarından olabildiğince soyutlanmış olmayı gerekli kılar. Ekosistemlerin iyi-kötü, bozuk-düzgün, faydalı-zararlı, siyah-beyaz gibi insan kökenli, insana ait kavram ve değerler üzerinden anlaşılmaya çalışılması ciddi sorunlar yaratmaktadır. Bu tür insan kökenli kararlar yönetim aşamasında geçerlilik kazanırlar.
Orman yangınları ile orman ekosistemleri arasındaki etkileşimler anlaşılmadan, ormanı yangınlardan korumaya yönelik yönetim kararlarının başarılı olması mümkün olmadığı gibi sorunları ağırlaştırması olasılığı oldukça yüksektir.

“Orman Yangınlarıyla Mücadele” anlayışı insan-merkezli bir yaklaşımı simgeler ve ormanlarla yangınlar arasında yek boyutlu, zararlı, bir ilişkiyi temel alır. Oysa ormanlar ve onu oluşturan sayısız bileşenler ile yangınlar arasında çok yönlü evrimsel ilişkiler söz konusudur. “Orman Yangınları Yönetimi” yaklaşımı, en azından yangınların bazı olumlu ekolojik işlevlerinin de olabileceğini öngörür.

“Yanıcı yönetimi” orman ekosistemleri ile orman yangınları arasındaki, insan öncesi ve insan sonrası karmaşık ilişkileri olabildiğince anlamaya çalışarak, orman varlığını hem insanların ve hem de ormanların uzun soluklu çıkarlarını yönetebilme eylemidir.

Ülkemizde gerçekleştirilen sınırlı çalışmalar bunun etkili, ekolojik ve ekonomik bir eylem olabileceğine işaret etmektedir.

İnsanın tarihi, ayni zamanda, insan-doğa yabancılaşmasının da tarihidir. Bu cümlede doğa kavramı ormanı da içermektedir. Kuzenlerimiz olarak kabul edilen insansımaymunlar, Australopithecus’lardan başlayıp insan, Homo’yla sonuçlanan evrim süreci bir iklimsel ve ekolojik değişimin ya da konumuz bağlamında ifade etmek gerekirse, bir ormansızlaşma olgusunun ürünüdür.

Ormanla insan arasında, daha ilk aşamada su yüzüne çıkan zıtlaşma yüz binlerce yıl süren avcı-toplayıcı yaşama biçiminde ormanlık alanların avlağa dönüştürülmesi ile devam etmiştir. Evrim sürecinin yaklaşık son on bin yılında, tarım toplumuna geçişle birlikte, insanın yerleşik düzene geçişiyle, orman alanları bir yandan tarım ve yerleşme yeri alanlarına dönüştürülerek diğer yandan da sanayi (çömlekçilik, madencilik, vb) ve ısınma için gerekli enerjiyi sağlamak amacıyla kesilerek baskı altına alınmış ve daraltılmıştır.

200-250 yıl önce gerçekleşen sanayi devrimi ve buna paralel olarak gelişen sanayi toplumu, giderek büyüyen ve kalabalıklaşan kentleriyle, insan-orman arasındaki bağımlılığı önemli ölçüde zayıflatarak kırsal kökenli insanın kentli insana dönüşmesine, ya da bir başka deyişle, evrimleşmesine neden olmuştur.

Avcı-toplayıcı toplum düzeninden günümüz toplumuna dek uzan süreç aslında insan ile orman arasındaki bağımlılık azalışını net bir biçimde ortaya koymaktadır. Dünün tüm ihtiyaçlarını ormandan sağlayan, ormanın sunduğu ürünler olmadan yaşamını sürdürmesi söz konusu olmayan insanı yerini ormanı dekor ya da oksijen de dahil, hizmet kaynağı olarak gören insana bırakmıştır. Bu ilgi değişimi ve bağımlılık azalışı sürecek gibi görünmektedir

Geleceğin toplumu ve onun ormanla ilişkileri tasarlanırken yaşanan ve yaşanması muhtemel bu köklü değişimlerin dikkate alınması, üzerinde düşünülmesi gerekir.

Genelde çevre sorunları, özelde orman yangını (OY) söz konusu edildiğinde ekoloji, ekolojik denge, ekosistem gibi sözcükler sıklıkla kullanılmaktadır. Akademik tartışmalara girmeden, konunun kavranabilmesi için önemli olan ekolojik düşünmenin ne anlama geldiği konusunda kısa bir açıklama yapma gerekliliği var. Dünya (ekosfer) ve onun bir bileşeni olan insanı ekolojik bir bakış acısıyla ele almak doğa ile insan ayrışımı ya da bileşimi noktasının netleştirilmesini zorunlu kılar. İnsan-merkezli (antroposentrik) ve ekosfer-merkezli (ekosentrik) yaklaşımlar arasındaki farkın iyi kavranabilmesi, ekosistemi anlayabilme ve ekosistemi yönetebilme pratiği bakımından kilit öneme sahip bir konudur. Özet olarak, ekosistemin işleyişinin anlaşılabilmesi ekosentrik bir yaklaşımı gerekli kılarken ekosistemi yönetme insan-merkezli bir eylemdir. Ekosistem yönetimi ekosistemin anlaşılabilmesiyle doğrudan ilişkili bir konudur. Ekosistemi ekosentrik bakış açısıyla derinlemesine anlamadan, çoğunlukla yapıldığı gibi, ağılıklı olarak insan-merkezli yaklaşım ve değerlerle yönetmeye kalkmak beklenenin dışında sonuçlarla karşılaşabilme riskini önemli ölçüde yükseltir. Tarım ilaçları kullanımının fayda ve zararları bu anlamda somut bir örnek olarak verilebilir. OY da dahil, çevre sorunları başlığı altında tartışılan tüm konularda bu anlama/yönetme ikileminin izlerini bulmak olasıdır.

Ekosentrik görüşe göre, kendisi de ekosistemin sayısız bileşenlerinden sadece biri olan insanın ekosfer üzerindeki etkisi diğer canlı ya da cansız bileşenlerin etkilerinden hiç de farklı değildir. Ekosferin tüm canlı bileşenleri, nesillerini sürdürebilmek temel kaydıyla, sistemle etkileşim yoğunluklarıyla orantılı olarak, sistemi etkilemekte ve sistemden etkilenmektedirler. Nesillerini tehdit eden olumsuzluklarla baş edebilmelerini sağlayacak adaptasyonlar geliştirirken, çoğalma ve yayılmalarına izin verebilecek her türlü fırsatı değerlendirirler. OY neden olabilecek etkinliklerde bulunan insanın, bunun kendi neslini tehdit edici bir boyuta ulaşmasıyla bu etkinliklerini sorgulamaya başlaması ve önlemler almaya -yangınla mücadele ekipleri oluşturma gibi- yönelmesi ile suyun kıtlaşması durumunda bitkilerin daha az suyla yaşamlarını sürdürebilmelerine imkan verecek adaptasyon özellikleri -stomalarını derine gömme gibi- geliştirmeleri arasında özde bir farklılık yoktur. İnsan da diğer canlılar gibi çevresini etkiler ve çevresinden etkilenir. Her ne kadar teknoloji olarak tanımlasak da, İnsanın ok ve yayı icat etmesi, aslında onun avlanmada başarıyı artırma ya da yırtıcısından (bir zamanlar insanın kendisi de av idi) korunabilme, bir başka ifadeyle, aç kalma ya da kolayca av olup neslini sürdürememe tehdidini bertaraf edebilme zorunluluğunun beslediği biyolojik bir tavırdır.

Evrim, bireyin (insan, hayvan, bitki, vb) kendi dışındaki sürekli değişen tüm dinamiklerle etkileşimi sonucu ortaya çıkan geçici bir uzlaşma, yaşamda kalma durumunu ifade eder. Çoğunlukla kirlenme ve bozulmaların nedeni olarak gördüğümüz teknoloji aslında insanın neslini sürdürebilmesinin olmasa olmaz biyolojik boyutu olarak kabul edilmelidir. Ok, kinin, gözlük, MR, atom bombası gibi teknolojiler olmadan insan nesli bu çoklukta bugünlere gelebilir miydi? Teknoloji insanın çevresini olduğu kadar insanın bizatihi kendisini de değiştirmiştir ve değiştirmeye devam etmektedir. Beslenme ve sağlık teknolojisinin gelişmesi ortalama ömrümüz ve boyumuzun uzamasına neden olurken, milyonlarca insana enerji ulaştıran yüksek gerilim hatları OY na neden olabiliyor. Burada gözden kaçırılmaması gereken önemli nokta, sorunu yaratan ve soruna çare arayanın aynı insan ve aynı teknolojinin olmasıdır. İnsanı salt tüketen, bozan, kıran, döken bir canavar olarak görmek oldukça yaygın bir görüştür. Ancak bu insanı tek boyutuyla, insan-merkezli olarak değerlendirmenin neden olduğu bir yanılsamadır. Ekosentrik açıdan bakıldığında insanın diğer çanlılardan özde pek farklı olmadığı gerçeği anlaşılabilecektir. Canlılar aleminin %90’nından daha büyük olan insan gelişmiş beş duyusuyla ekosferin çok geniş bir bölümünü etkileyebilmekte ve çok geniş bir bölümünden etkilenmektedir.

İnsanın ekosfer ya da ekosistem üzerinde kendinin neden olduğu ve neslini tehdit olasılığı taşıyan olumsuzlukları iyileştirme çalışmaları yanında, bizatihi ekosfer ya da ekosistemin kendisinin neden olduğu ve neslini tehdit edebilecek olumsuzluklara da çözüm arama çabasında olduğunu göz önünde bulundurmak gerekir. OY sorunsalını anlamaya ve yönetmeye çalışırken insanı ve ekosistemi bu ekolojik bakış açısıyla da anlayabilmeye çalışılmalıdır.

Belirli amaçlara ulaşmak için ateşi ya da yangını bir araç olarak kullanma geçmişi çok eskilere uzanan geleneksel bir uygulamadır. Avlak ya da tarım alanı kazanmak amacıyla ormanlık alanların (bu makiyi de içerir) yakılması örnek olarak verilebilir. Yaylacılık ya da göçerlik geleneğinin en temel eylemlerinden biri, ormanı küçük ya da büyükbaş hayvanların iştahla otlayacağı sürgünlerin üretimi için ormanı ateşe vermektir. Yerleşik düzene geçildikten ve tarımsal faaliyetler geliştikten sonra bunlara anız yakma da eklenmiştir.
Amacı ne olursa olsun, insanın bilerek ya da bilmeyerek neden olduğu yangınlar doğanın kendi kendine çıkardığı (volkanizma, yıldırım, vb) yangınlara eklenmiş ve orman yangın etkileşimini derinleştirmiştir. Bugün olduğu gibi geçmişte de anız yakma geleneği, istenmeden de olsa, ormana sıçrayarak büyük ya da küçük orman yangınlarına neden olmuştur.

Günümüzün ormanlarının biçimlenmesinde belirli aralıklarla yinelenen yangınlar önemli ekolojik roller üstelenmiştir. Akdeniz Bölgesi bitki türlerinin bir yandan yinelenen yangınlara karşın nesillerini sürdürebilmek için yangına uyumlu ekolojik adaptasyon özellikleri diğer yandan da kolaylıkla yanmalarını sağlayacak yapısal özellikler geliştirmeleri, bu sıkı etkileşimin bir ürünüdür.

Ekonomik, sosyal, estetik vb. pek çok gereksinimimizi karşılayan ormanların, yangınlarla kısa bir sürede yanıp kül olması orman yangınları konusundaki düşüncelerimizi derinden etkilemekte ve yangını ne pahasına olursa olsun önlenmesi, ormandan uzak tutulması gereken bir olgu olarak algılamamıza neden olmaktadır. Tarihsel açıdan ormanlardan çok daha önce var olan yangın olgusu, ekosentrik açıdan aslında ne tahrip edici ve ne de geliştirici bir olaydır. Yangın sadece değiştirmektedir. Ortaya çıkan değişimin arzulanan ya da karşı çıkılan bir değişim olup olmadığı , ancak bizim kişisel, insan-merkezli, değerlendirmelerimizin bir sonucudur. Tarafsız olunması güç görünen bu konuda orman yangınlarıyla savaşım politikalarımız, genellikle, orman yangınlarını salt yıkıcı bir olgu olarak değerlendiren yaygın ve baskın düşünceye göre geliştirilmektedir.ormanları yangınlardan uzak tutmaya odaklı bu yaklaşım yangınların yerine getirdiği ekolojik işlevleri engellemenin yanında, orman tabanında biriken ve yangın tehlikesini yükselten ince yanıcı birikiminin olağan dışı artmasına yol açarak çıkabilecek yangınların denetim dışına çıkarak büyümesine ortam hazırlamaktadır. Yangın yönetimi anlayışı bu temel üzerine oturmaktadır.

İster canlı ya da yaş, ister ölü ya da kuru olsunlar, tüm bitki türleri değişen oranlarda da olsa yanıcıdırlar. Farklı bitki türlerinin yanma karakteristikleri de farklıdır ve bu nedenle yangını anlayabilmek için yanıcıyı, yani bitkiyi tanımak ve anlamak gereklidir. Akdeniz bölgesi bitki örtüsü tipleri ortalama olarak daha sık yanarlarken Sibirya ormanları için yangınlar arasındaki süre birkaç yüzyıl ile ifade edilmektedir.

Orman yangınları kolaylıkla ateş alabilen ince yanıcıların (1 saat kuruma süreli) tutuşmasıyla başlar. Buradan çıkan enerji daha kalın yanıcıların tutuşabilmesini sağlayarak yangının büyümesine neden olur. Bu nedenle orman yangınlarının denetim altına alınmasında sistem içindeki ince yanıcı yükü ve bunun dağılımı önemlidir. Kuramsal olarak, sistem içindeki ince yanıcıların tümüyle ortadan kaldırılması yanma riskini tümüyle ortadan kaldırabilir. Yanıcı yönetiminde ince yanıcı özel bir önceliğe sahiptir.

Bir başka önemli konu da ormanların yapısal özelliklerinin sürekli olarak değişmekte oluşudur. Yoğun ormancılık uygulamaları doğal ormanlardan yarı-doğal ormanlara ve geçleştirilmiş ormanlara geçişi hızlandırmaktadır. Bu yanıcı niteliğinin de değişmesi anlamına gelmekte ve yangın tavrı üzerinde önemli değişimlere neden olmaktadır.

Yanıcı yönetimi orman ekosistemleri içindeki yanıcıların sistemin sürdürülebilir kullanımını sağlayacak biçimde yönetilmesi anlamına gelmektedir. Orman yangınları bakımından bu yangının çıkmasına ve çıktığında şiddetinin artmasına yol açabilecek yanıcı miktarı ve dağılımına müdahale etmek anlamına gelir. Örneğin riskin yüksek olduğu yol kenarlarında orman altında birikmiş ince ve kuru yanıcıların, en azından belirli mesafeler içinde, alandan uzaklaştırılması yangın çıkma olasılığını önemli ölçüde düşürür. Bu tür yanıcıların alandan herhangi bir yöntemle uzaklaştırılması gerekir. Denetimli yakma (DY) bu yöntemlerden biridir. Söz konusu ormanın genç olması durumunda belirli yüksekliğe kadar dal budaması yapılması sistemin güvenliğini daha da artırabilir. Kolay yanan bitki türleri yerine daha güç yanan bitki türlerinin getirilmesi de yangın yönetiminin kapsamı içindedir.

Kaynak yönetim amaçlarını geliştirebilmek amacıyla, sınırları belirlenmiş bir alanda, özel amaçlarla ve belirli hava koşullarında, doğal ya da insan eliyle değiştirilmiş orman yanıcılarına özenle uygulanan yakma işlemine DY denmektedir. DY genellikle;
• Yangın tehlikesini azaltma
• Alanın ekim ve dikime hazırlanması
• Üretim artıklarının ortadan kaldırılması
• Yaban hayatı yaşama ortamının geliştirilmesi
• Su ve besin maddesi için yarışan bitki örtüsünün yönetimi
• Hastalık denetimi
• Otlatma için sürgün gelişiminin sağlanması
• Görüş alanının derinleştirilmesi
• Ulaşımın kolaylaştırılması
• Yinelenen yangınlara bağımlı türlerin varlıklarının devamının sağlanması
• Besin maddesi döngüsünün sürdürülmesi
• Nesli tehdit altındaki türlerin yönetimi
gibi çok farklı amaçları gerçekleştirmek amacıyla kullanılabilmektedir.

Ülkemizde DY tekniğinin silvikültürel amaçlarla kullanımının 1970li yıllarda gerçekleştirilmiş olmasına karşın, bu tekniğin kullanılması konusunda ciddi bir isteksizlik mevcuttur. TÜBİTAK desteği ile gerçekleştirilen ve 2002 yılında yayınlanan “Batı Akdeniz Bölgesi’nde Orman Yangını Tehlikesinin Düşürülmesinde Denetimli Yakma Tekniğinin Uygulanma Olanakları” çalışmada DY nin kızılçam orman ekosistemlerinde güvenle kullanılabileceği ve %79 oranında yanıcı azalmasının sağlana bileceği sonucuna varılmış olması da bu konudaki isteksizliğin kırılmasını başaramamıştır.

Bu tebliğ, bu çalışmanın ulaştığı sonuçları ve DY nin ülkemiz ormancılığı için sağlayabileceği yararları ve olası riskleri tartışmaya açacaktır.
          |                              

Prof. Dr. Tuncay NEYİŞÇİ

28 Ağustos 2019 Çarşamba
Mesaj Gönder 370



 Yorumlar

Cem POLATOĞLU
Yazara Mesaj gönderin
DIŞ TURİZM İHTİSAS BAŞKANLIĞINDAN NEDEN İSTİFA ETTİM

Nilgün ATAR
Yazara Mesaj gönderin
HAVAYOLLARININ HAKSIZ REKABETİNDE SON NOKTA…..

A.Nejat Şardağı
Yazara Mesaj gönderin
HAYDİ FUARA

Yusuf YAVUZ
Yazara Mesaj gönderin
TÜRKLERİN ANADOLU'DA KURDUĞU İLK PAZARLARDAN BİRİ HALA YAŞIYOR!

Olay SALCAN
Yazara Mesaj gönderin
CHAMBORD VE CHEVERNY ŞATOLARI, FRANSA

Fatih KUTLU
Yazara Mesaj gönderin
FLORANSA

Kemal ŞENDİKİCİ
Yazara Mesaj gönderin
AGRESİF TURİZMCİLER...!

Hüsnü GÜMÜŞ
Yazara Mesaj gönderin
TURİZMDE SEVGİ VE ÇİÇEK GÜNÜ 20.08.2020 Yorum VAR !

Merve Baş BULUT
Yazara Mesaj gönderin
ENGELSİZ ÇOCUKLUK…

Tüm Yazarlarımız
Koşe Yazıları RSS hizmeti




. . .