Güncel

ATATÜRK’ÜN GÖZÜYLE DİN

ATATÜRK’ÜN GÖZÜYLE DİN

Queen Elizabeth Hotel Genel Müdürü İzzettin Yurtsever;Ulu Önder Atatürk’ün dine bakışı ile ilgili araştırmasını turizmhaberleri.com ile paylaşıyor.

Son zamanlarda Atatürk e yapılan haksız eleştiriler ve Mustafa filminin içeriğindeki yetersiz ve yanlış tanımlamaların toplumda rahatsızlık yarattığını belirten Yurtsever; “Bu nedenle gerçekte çoğu insanın bilmediği Atatürk’ün dine bakışını kendi sözleriyle derleyip yayınlamanız için dikkatinize sunuyorum.dedi.

İşte turizm sektöründen İzzettin Yurtsever’in Atatürk’ün sözleriyle islamiyet ve din anlayışı üzerine hazırladığı araştırma yazısı:

ATATÜRK’ÜN İSLAMİYET HAKKINDA SÖZLERİ:
“Bizim dinimiz en makul ve en doğal bir dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dinin doğal olması için akla, tekniğe, ilme ve mantığa uygun olması gerekir. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur. … İslam’ın sosyal hayatı içinde hiç kimsenin, bir özel sınıf halinde varlığını sürdürme hakkı yoktur. Kendilerinde böyle bir hak görenler dini kurallara uygun harekette bulunmuş olmazlar. Bizde ruhbanlık yoktur, hepimiz eşitiz ve dinimizin kurallarını eşit olarak öğrenmeye mecburuz”

“Türk Milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır, demek istiyorum. Dinime, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam, buna da öyle inanıyorum. Şuura muhalif, terakkiye engel hiçbir şey ihtiva etmiyor. Halbuki Türkiye istiklalini veren bu Asya milleti içinde daha karışık, sun´i, batıl inanışlardan ibaret bir din daha vardır. Fakat bu cahiller, bu acizler sırası gelince aydınlanacaklardır. Eğer ışığa yaklaşamazlarsa kendilerini mahv ve mahkum etmişler demektir. Onları kurtaracağız.”

‘Milletimiz din gibi kuvvetli bir fazilete sahiptir. Bu fazileti hiçbir kuvvet, milletimizin kalp ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz’
“Allah birdir, şanı büyüktür. Allah’ın selameti, sevgisi üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri Allah tarafından insanlara dini gerçekleri duyurmaya memur ve elçi seçilmiştir. Bunun temel esası, hepimizce bilinmektedir ki, Yüce Kuran’daki anlamı açık olan ayetlerdir. İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz son dindir. En mükemmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor ve uygun düşüyor.”

Din vardır ve lazımdır. Temeli çok sağlam bir dinimiz var malzemesi iyi. Fakat bina uzun asırlardır ihmale uğramış. Harçlar döküldükçe yeni harç yapıp binayi takviye etmek lüzumu hissedilmemiş. Aksine olarak birçok yabancı unsur (tefsirler, hurafeler gibi) binayı fazla hırpalamış. Bugün bu binaya dokunulamaz, tamir de edilemez. Ancak zamanla çatlaklar derinleşerek ve sağlam temeller üzerinde yeni bir bina kurmak lüzumu hasıl olacaktır.

Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur. Yalnız şurası var ki din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır.
Bilhassa bizim dinimiz için herkesin elinde bir ölçü vardır. Bu ölçü ile hangi şeyin bu dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki akla, mantığa halkın menfaatine uygundur; biliniz ki o bizim dinimize de uygundur. Bir şey akıl ve mantığa, milletin menfaatine, İslam’ın menfaatine uygunsa kimseye sormayın. O şey dinidir. Eğer bizim dinimiz aklın mantığın uyduğu bir din olmasaydı mükemmel olmazdı, son din olmazdı.
Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla hiç ilgisi olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler çağdaş olmayı kâfir olmak sayıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış tefsiri yapanların maksadı İslâmların kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, dimağladır.

Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur.
Her fert din ve diyanetini, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orası mekteptir. Fakat nasıl ki her hususta yüksek mektep ve ihtisas sahipleri yetiştirmek lazımsa, dinimizin hakikatini tetkik, tetebbu ilmi ve fenni kudretine sahip olacak güzide ve hakiki ulema yetiştirecek yüksek müesseselere sahip olmalıyız.

“Ulusumuz din ve dil gibi güçlü iki erdeme sahiptir. Bu erdemleri hiçbir güç ulusumuzun yürek ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz.”

“Biz Bolşevik de Komünist de değiliz. Bolşevik de Komünist de olamayız. Türkler ulusluğunu seven ve dinlerine saygılı bir ulustur. Bizim hükümet biçimimiz tam bir demokrat hükümetidir.”

Artık Türk, cenneti değil, son Türk ellerinin müdafaa ve muhafazasını düşünüyordu. İşte dinin, din hissinin Türk milletinde bıraktığı hatıra…
Bu başarının, kutsal topraklarımızı düşman istilasından büsbütün kurtaracak olan kesin zaferin hayırlı bir başlangıcı olmasını Tanrının lütfundan dilerim.
Din hissi, dünyanın acısı duyulan tokadıyla derhal Türk milletinin vicdanındaki çadırını yıktı, davetlileri, Türk düşmanları olan Arap çöllerine gitti.
Minberlerin halkın anlıyacağı bir dille ruh ve dimağa hitab olunmakla İslam ehlinin vücudu canlanır, iman kuvvetlenir, kalbi cesaret bulur. Fakat buna nazaran hatiplerin haiz olmaları lazım gelen özellik yetenek ve dünyanın gidişini bilmeleri çok önemlidir.

“Tanrı birdir, büyüktür. Dinsel yöntemlerin oluşumuna bakarak diyebiliriz ki insanlar iki sınıfta, iki dönemde düşünülebilir : İlk dönem, insanlığın çocukluk ve gençlik dönemidir. İkinci dönem, insanlığın erginlik ve olgunluk dönemidir. İnsanlık birinci dönemde tıpkı bir çocuk gibi, tıpkı bir genç gibi yakından ve maddi araçlarla kendisiyle ilgilenmeyi gerektirir. Tanrı, kullarının gerekli olan olgunlaşma noktasına ulaşmasına dek onlarla içlerinden bazıları aracılığıyla ilgilenmeyi Tanrılık gereğinden saymıştır. Onlara, Hz. Adem’den başlayarak kayıtlara geçmiş ya da geçmemiş, sayısız denecek kadar çok kendilerine kutsal kitap gönderilmemiş peygamberler ve elçiler göndermiştir. Ancak peygamberimiz aracılığıyla en son dini ve uygar gerçekleri verdikten sonra artık insanlıkla aracıyla bağlantıda bulunmaya gerek görmemiştir. İnsanlığın anlayış, aydınlanma ve olgunlaşma derecesi sayesinde her kulun doğrudan doğruya Tanrısal esinlerle bağlantıya geçebilmek yeteneğine eriştiğini kabul buyurmuştur ve bu nedenledir ki yüce Peygamber, peygamberlerin sonuncusu olmuştur ve kitabı en mükemmel kitaptır.”

“Büyük dinimiz, çalışmayanın insanlıkla hiç ilgisi olmadığını bildiriyor. Kimi kimseler çağdaş olmayı kafir olmak sanıyorlar. Asıl kafirlik onların bu sanısıdır. Bu yanlış yorumu yapanların amacı Müslümanların kafirlere tutsak olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın; hoca olmak sarıkla değil akılladır.”

“Tanrı, dünya üzerinde yarattığı bu kadar nimetleri, bu kadar güzellikleri insanlar yararlansın varlık ve bolluk içinde olsun diye yaratmıştır. En çok derecede yararlanabilmek için de bugün evrenden esirgediği zekayı, aklı insanlara vermiştir.”

“Ezan ve Kuran’ı Türklerden başka hiçbir Müslüman ulus bu kadar güzel okuyamaz. Bunlara görkemli müzik ahengi veren Türk sanatçılarıdır.”

“Ey Arkadaşlar! Tanrı birdir, büyüktür- Adalet-i ilahiye, O’nun tecellilerine bakarak diyebiliriz ki, insanlar iki sınıfta, iki devrede mütalaa olunabilir, ilk devir insanlığın çocukluk ve gençlik devridir. İkinci devir, insanlığın kemal devridir. “

“Ey millet! Allah birdir, şânı, büyüktür. Allah’ın selameti, atıfeti ve hayrı üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri, Cenab-ı Hak tarafından insanlara dini hakikatleri tebliğe memur ve resul olmuştur. Koyduğu esas kanunlar cümlemizce malumdur ki Kur’ani azimuşsândaki husustur. İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz son dindir, temel dindir. Çünkü dinimiz akla mantığa hakikate tamamen uyuyor. Eğer akli mantığa, hakikate uymamış olsaydı bununla diğer ilahi ile tabi kanunlar arasında aykırılıklar olması gerekirdi. Çünkü bütün kanunları yapan Cenab-ı Haktır. “

“Din, bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanın emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünce ve tefekküre karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyoruz, kasta ve füle dayanan bağnaz hareketlerden sakınıyoruz. Gericilere fırsat vermeyeceğiz. “

Din vardır ve lazımdır, Temeli çok sağlam bir dinimiz var malzemesi iyi. Fakat bina uzun asırlardır ihmale uğramış. Harçlar döküldükçe yeni harç yapıp binayı takıiye etmek lüzumu hissedilmemiş. Aksine olarak birçok yabancı unsur (tefsirler, hurafeler gibi) binayı fazla hırpalamış, Bugün bu binaya dokunulamaz, tamir de edilemez, Ancak zamanla çatlaklar derinleşerek ve sağlam temeller üzerinde yeni bir bina kurmak lüzumu hasıl olacaktır, “

“Efendiler..” Camiler itaat ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılmak lazım geldiğini düşünmek danışmak için yapılmıştır. Millet işlerinde her kişinin zihninin başlı başına çalışması lazımdır. İşte biz de burada din ve dünya için geleceğimiz ve istiklalimiz için ile en çok milli egemenliğimiz için neler düşündüğümüzü meydana koyalım, Ben yalnız kendi düşüncelerimi söylemek istemiyorum, Hepinizin düşündüklerini anlamak istiyorum. Milli ülküler milli irade yalnız şahsın düşünmesinden değil tüm millet fertlerinin ülkülerinin toplamıyla yaratılır…

“Bizim dinimiz hiçbir vakit kadınların erkeklerden geri kalmasını talep etmemiştir, Allah’ın emrettiği şeyi, kadın ve erkek beraber olarak ilim ve kültür edinmeleridir, Kadın ve erkek, bu ilim ve kültürü aramak ve nerede olursa oraya gitmek ve onunla dolu olma zorundadır. Îslam ve Türk tarihi tetkik edilirse görülür ki bugün kendimizi bir türlü kayıtları bağlı zannettiğimiz şeyler yoktur. Türk sosyal hayatında kadınlar ilim, kültür ile diğer hususlarda erkeklerden katiyen geri kalmamışlardır, Belki daha ileriye gitmişlerdir,

“Minberlerin halkın anlayacağı bir dille ruh ve dimağa hitab olunmakla İslam ehlinin vücudu canlanır, iman kuvvetlenir, kalbi cesaret bulur. Fakat buna nazaran hatiplerin haiz olmaları lazım gelen özellik yetenek ile dünyanın gidişini bilmeleri çok önemlidir. “

Bizde ruhbanlık yoktur, Hepimiz eşitiz ve dinimizin ahkamını eşit olarak öğrenmeliyiz, Her fert dinini, diyanetini, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır, orası da mekteptir,

“Bu başarının, kutsal topraklarımızı düşman istilasından büsbütün olarak kurtaracak olan kesin zaferin hayırlı bir başlangıcı olmasını Tanrının lütfundan dilerim.”

“Biz ne Bolşevik’iz, ne de Komünist: Ne biri, ne diğeri olamayız, Türkler milliyetperver ve dinlerine hürmetkar bir millettir, Bizim hükümet şeklimiz tam bir Demokrat Hükümetidir. “‘

“Siyasetimiz dine aykırı olmak şöyle dursun, din bakımından eksik bile hissediyoruz.”

“Artık İslam dinini, yüzyıllardan beri âdet olduğu gibi, bir politika aracı olmaktan kurtarıp yükseltmek zamanının geldiği gerçeği açıkça anlaşılmıştır.”

Kendimize kafi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslam’ın mukaddes yerlerinin musevilerin ve hiristiyanların nüfuzunun altına girmesine mani olacağız.Buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz.

“Düşmanlarımız, bizi dinin etkisi altında kalmış olmakla itham ediyor, duraklamamızı ve çöküşümüzü buna bağlıyorlar; bu bir hatadır. Bizim dinimiz hiç bir vakit kadınların, erkeklerden geri kalmasını talep etmemiştir. Allah´ın emrettiği şey, Müslüman erkekle, Müslüman kadının beraberce din öğrenerek eğitilmesidir. Kadın ve erkek bu ilim ve eğitimi aramak ve nerede bulursa oraya gitmek ve onunla mücehhez olmak zorundadır. İslam ve Türk tarihi incelenirse görülür ki, bugün kendimizi bin türlü kuralla bağlanmış zannettiğimiz şey yoktur. Türk sosyal yaşantısında kadınlar bilimsel yönden eğitim ve öğretim görmekte ve diğer konularda erkeklerden katiyen geri kalmamışlardır. Belki daha ileri gitmişlerdir.”

“Bizi yanlış yola sevkeden habisler, biliniz ki, çok kere din perdesine bürünmüşlerdir. Saf ve temiz halkımızı hep şeriat sözleriyle aldata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz, görürsünüz ki milleti mahveden, esir eden yıpratan kötülükler hep din kılışı altında küfür ve alçaklıktan gelmiştir. Onlar her hayırlı davranışı dinle karşılarlar, halbuki hamdolsun hepimiz müslümanız, hepimiz dindarız, artık bizim dinin gereklerini, dinin yasaklarını öğrenmek için şundan bundan derse ve akıl hocalığına ihtiyacımız yoktur. Analarımızın babalarımızın kucaklarında verdikleri dersler bile bizim dinimizin esaslarını anlatmaya kâfidir… Bilhassa bizim dinimiz için herkesin elinde bir ölçü vardır. Bu ölçü ile hangi şeyin dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki akla, mantığa, ulusun yararına, İslâmlığın yararına uygunsa, hiç kimseye sormayın, o şey dindir. Eğer bizim dinimiz akla, mantığa uygun bir din olmasaydı, kusursuz olmazdı, dinlerin sonuncusu olmazdı “

”Asırlar boyunca ve bugün de kavimlerin cehil ve taassubundan faydalanarak binbir türlü siyasi ve şahsi menfaat temini için dini alet ve vasıta olarak kullanmak teşebbüsünde bulunanların iç ve dışta varlığı yüzünden bu zeminde olanları söylemekten kendimizi alamıyoruz. Beşeriyette din hakkında bilgi ve duygular her türlü hurafelerden tecerrüt ederek hakiki ilim nuru ile sorumluluktur; ancak böylelikle İslâm dininin yüceliği belirmiş olur.”

“Beyler, hiçbir ulus, yabancıların inanç ve geleneklerine ulusumuzdan çok uygun davranmamıştır. Üstelik denilebilir ki başka dinlerden olanların dinine ve ulusuna saygılı olan tek ulus bizim ulusumuzdur.”

“Bizim dinimiz ulusumuza hakir, miskin ve aşağı olmayı öğütlemez. Tersine Tanrı da peygamber de insanların ve ulusların yücelik ve onurunu korumalarını buyuruyor.”
“İçinde olmakla güvençli ve mutlu olduğumuz İslam dinini yüzyıllardan beri teamül edilenden kurtarmak ve yüceltmenin zorunlu olduğu gerçeğini gözlemliyoruz. Kutsal ve Tanrısal olan inanış ve vicdanımızı; belirsiz, karmakarışık, her türlü çıkar ve hırsların ortaya döküldüğü siyasetten ve siyasetin bütün uzantılarından bir an önce kurtarmak ulusun dünya ve öte dünyaya ilişkin mutluluğunun buyurduğu bir zorunluluktur.”

“Batmak üzere olan bir gemide bulunsanız, herhalde ‘Yetiş Ya Gazi!’ demez, ‘Allah!’ dersiniz. Bundan daha doğal ne olabilir. Dünyadaki işlerinize zarar vermemek koşuluyla namazınızı kılın, heykel yapın, resim de.”

“Camilerin kutsal minberleri halkın ruhsal, ahlaki besinlerine en yüksek, en verimli kaynaklardır. Minberler, halkın anlayabileceği dille, ruh ve düşünceye seslenmekle Müslümanların vücudu canlanır, düşünceleri temizlenir, imanı güçlenir, yüreği cesurluk bulur. Ancak buna karşılık, hutbe okuyanların sahip olmaları gereken bilimsel nitelikler, özel yeterlik ve genel kültüre sahip olmaları önemlidir.”

Şimdi arasında olmakla güvençli ve mesut olduğumuz İslam Dinini asırlardan beri benimsendiği şekilden temizlemek ve yüceltmek zorunda olduğumuz hakikatini müşahede ediyoruz.
Kutsal ve tanrısal olan inanış ve vicdan bağlantılarımızın; karışık, renkten renge giren, menfaat, çıkar ve hırsların ortaya döküldüğü siyasetten ve siyasetin bütün olgularından bir an evvel katiyetle kurtarmak milletin dünya ve ahiretle ilgili saadetinin emrettiği bir zarurettir.


Mustafa Kemal ATATÜRK, İslam’ın bütün değerlerine bağlı kalmıştır. Atatürk-Din ilişkisi yeterince incelenmediğinden Atatürk’ün din ve laiklik hakkındaki görüşleri ‘en az bilinen ve en çok istismar edilen’ yönüdür. Atatürk’ün dini toplumsal hayattan çıkarmak ya da dinin özüne dokunmak gibi bir amacı olmamıştır.

Atatürk, gerçek dindara karşı değildi. O, kendi çıkarları yararına dini sömürenleri, araç olarak kullananları ortadan kaldırmak istiyordu:
Atatürk 7 Şubat 1923 yılında Balıkesir’de o muhteşem Cuma Hutbesinde ilk defa hutbeyi Türkçe okuyarak Türk Milletine İslam’ı daha iyi anlama noktasında değer verdiğini göstermiştir.
Atatürk yeni Türk Devleti’ni kurarken milliyetçilik ülküsünden hareket etmiş, fakat bu milliyetçiliğin ancak imanlı, güzel ahlaklı, Müslüman Türk halkının desteği ve çabasıyla başarılı olacağını vurgulamıştır. Yaptığı birçok konuşmada İslam’ın önemine değinmiş, Milli Mücadele’ye başlarken en büyük yardımı din adamlarından aldığını söylemiştir. Atatürk milli mücadelede Peygamber Efendimizin yüce ahlakının, mücadeleci ruhunun, en güzel örnek olduğunu sıkça tekrarlamıştır.
Yüzyıllar boyunca her şeye dinsel açıdan bakmaya, alışık bir doğu toplumunun düşünce ve inanç özgürlüğü demek olan laikliğe yöneltilmesi kolay olmamıştır.

Bu ülkenin hem Hz. Muhammed’i hem Gazi Mustafa Kemal’i, hem İslam’ı hem laikliği seven, huzur ve refah isteyen samimi yurttaşları vardır..“Ya Müslümansın ya laik, ikisi bir arada olmaz’’ sözü yanlıştır. İşin özü Her müslüman değil ama her şeriatçı Atatürk karşıtıdır.
Atatürk’de samimi-modern-diniyle övünen müslüman ” bir insandı.

ATATÜRK’ÜN KURAN HAKKINDA SÖZLERİ
Kuran ‘Kitab-ı Ekmel’dir.( En mükemmel kitap )
Türkler, dinlerinin ne olduğunu bilmiyorlar. Bunun için Kuran, Türkçe olmalıdır.

“Türk, Kuran’ın arkasından koşuyor, fakat onun ne dediğini anlamıyor. İçinde neler var bilmiyor ve bilmeden tapınıyor. Benim maksadım, arkasından koştuğu kitapta neler olduğunu Türk anlasın.”

” Kuran’ın tercüme ettirilmesini emrettim. Bu da ilk defa olarak Türkçeye tercüme ediliyor. Hz. Muhammed’in hayatına ait bir kitabın tercüme edilmesi için de emir verdim.” “Camilerin mukaddes mimberleri halkın ruhi, ahlaki gıdalarına en yüksek, en verimli kaynaklardır. Minberlerden halkın anlayabileceği dille ruh ve beyne hitap edilmekle Müslümanların vücudu canlanır, beyni temizlenir, imanı kuvvetlenir, kalbi cesaret bulur.”


Türk milleti birçok asırlar, bir kelimesinin manasını bilmediği halde Kur’an’ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndü.
Atatürk, Kuran’a olan bağlılığını onu yani (En Mükemmel Kitap) diye tanımlayarak dile getiriyordu. Dolmabahçe Sarayı ve Çankaya Köşkü’ne hafızları çağırtarak sık sık Kuran okutmuş, ayetler üzerinde incelemelerde bulunmuş ve hafızlarla meal ve tefsir konularında fikir alış verişi yapmıştır..
Atatürk’ün, İslam Dini’ni, Kuran-ı Kerim’i, Hz. Peygamberi ve dini müesseseleri öven tüm bu sözleri, O’nun dinimize olan içten bağlılığını gösteren somut ve tartışılmaz belgelerdir
Atatürk Hafız Yaşar’ı sever ve çok beğenirdi. Bazı zamanlar ’Hafızı çağırın’ derdi. Ya içki içmeden sofrada veya salonda Hafız Yaşar’ın makamı ele okuduğu Kuran-ı Kerim surelerini huşu ile dinlerken gözlerinden yaş aktığına ve bu gözyaşlarını, beyaz keten mendili ile sildiğine şahit olunmuştur.

Atatürk bazı kereler çalışırken okuduğu tefsirlerin çok tesirinde kalırdı ve de ’Hey büyük Allahım… Kuran’a inanmayan káfirdir, bize nasıl yol gösteriyor? Bunları tüm dünyaya okutmalıyız” diye söylenirdi. Sonra o an yanındakilere ’Okurken ruhum coşuyor, size de oluyor mu?’ diye sorardı ama o anlarda gözleri hafifçe dalar ve kızarırdı.

ATATÜRK’ÜN PEYGAMBER EFENDİMİZ HAKKINDA SÖZLERİ
Hz.Muhammed(s.a.v),Allah’ın birinci ve en büyük kuludur. O’nun izinde bugün milyonlarca insan yürüyor. Benim, senin adın silinir; fakat sonuca kadar O, ölümsüzdür.
“Bütün dünyanın Müslümanları Allah’ın son peygamberi Hz. Muhammed’in gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği talimatları tam olarak tatbik etmeli. Tüm Müslümanlar Hz. Muhammed’i örnek almalı ve kendisi gibi hareket etmeli; İslamiyet’in hükümlerini olduğu gibi yerine getirmeli. Zira ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkınabilirler.”
Hz. Muhammed (sav)’in bir avuç imanlı Müslümanla mahşer gibi kalabalık ve alabildiğine zengin Kureyş ordusuna karşı Bedir’de kazandığı zafer, fani insanların karı değildir; O’nun peygamber olduğunun en kuvvetli işareti işte bu savaştır.
Büyük bir inkılap yapan Hazreti Muhammed (sav)’e karşı beslenilen sevgi, ancak onun ortaya koyduğu fikirleri, esasları korumakla tecelli edebilir.
Tarih, hakikatleri tahrif eden bir sanat değil, belirten bir ilim olmalıdır. Bu küçük harbte bile askerî dehâsı kadar siyasî görüşüyle de yükselen bir insanı, cezbeli bir derviş gibi tasvire yeltenen cahil serseriler, bizim tarih çalışmamıza katılamazlar. Hz. Muhammed (sav) bu harb sonunda çevresindekilerin direnmelerini yenerek ve kendisinin yaralı olmasına bakmayarak, galip düşmanı takibe kalkışmamış olsaydı, bugün yeryüzünde Müslümanlık diye bir varlık görülemezdi.
« Allah, Hazreti Adem Aleyhisselam’dan itibaren bilinen ve bilinmeyen sayılamayacak kadar çok nebiler, peygamberler ve resuller göndermiştir. Fakat Peygamberimiz vasıtasıyla en son dini ve medeni hakikatleri verdikten sonra artık insanlıkla aracı kullanarak temasta bulunmağa lüzum görmemiştir… »

“İslâm alemine mesaj veriyorum, bildirin”
Bütün dünya müslümanları!
Allâh’ın son peygamberi Hazreti Muhammet (s..a.v.)’in gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği talimatları tam olarak tatbik etmeli!
Tüm müslümanlar Hazreti Muhammed’i örnek almalı ve kendisi gibi hareket etmeli! İslâmiyet’in hükümlerini olduğu gibi yerine getirmeli.
Zira ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkınabilirler.
Muhammed Mustafa, peygamber olmadan evvel kavminin muhabbetine, hürmetine, itimadına mazhar oldu. Ondan sonra ancak 40 yaşında nübüvvet ve 43 yaşında risalet (peygamberlik) geldi. Fahr-i alem Efendimiz namütanahi (sonsuzca) tehlikeler içinde, bipayan (tükenmez) mihnetler ve meşakkatler karşısında 20 sene çalıştı ve din-i İslamı tesise ait vazife-i peygamberisini ifaya muvaffak olduktan sonra vasıl-ı ala-yı illiyyin (cennetin en yüce yerine erişen) oldu.
Allah ve Peygamber konuları ulu orta Atatürk’ün yanında tartışma konusu yapılamazdı. Bir gece sofrada sohbet sırasında Peygamberi tenkit ederek Atatürk’e yaranacağını zanneden birisinin konuşmasını kızgın bir şekilde elini masaya vurarak, keser ve ‘bu konuyu kapatın… Peygamberi küçültmek isterseniz, kendiniz küçülürsünüz!’ der.”
« … Peygamberimiz efendimiz hazretleri, cenabı hak tarafından insanlara dini hakikatleri tebliğe memur ve resul olmuştur… »

“Muhammedin Peygamberlik vazifesinin nasıl başladığını izah etmek en nazik ve en müşkül meseledir. Muhammedin bir melek ile Allah ile hakikaten konuşmuş olduğu kanaatinde bulunanlar olduğu gibi Muhammedin isteyerek böyle söylediğini de ileri sürenler olmuştur. Bu faziyeleri bir tarafa bırakmak ve meseleyi ilim ve mantık çerçevesi içinde mütaala etmek daha doğru olur. Kuran sureleri Muhammede açık semada peyda olmuş bir şimşek gibi günün birinde birdenbire bir taraftan inmiş değillerdir. Muhammedin beyan ettiği sureler uzun bir devirde dini tefekkürlerinin mahsulü olmuştur.Muhammet bu surelere birçok çalıştıktan ve tedkikler yaptıktan sonra edebi bir şekil vermiştir.”

Uhud Savaşında Hazreti Resulullah düşmana yalnız gitti; neyine güveniyordu? Neye sığınıyordu? Hazreti Allah’a değil mi? Ben de Allah’a sığınıyorum
Mazhar-ı nübüvvet ve risalet olan Fahrialem Efendimiz, bu kütle-i Arab içinde Mekke’de dünyaya gelmiş bir vücut-ı mübarek idi.
Yüzü nurani, sözü ruhani, reşit ve rüiyette bibedel, sözünde sadık ve halim ve mübüvvetce saire faik olan Muhammed Mustafa, evvela bu evsaf-ı mahsusa ve mutemayizesiyle kabilesi içinde, ‘Muhammed-ül Emin’ oldu.
Efendiler.Allah birdir ve büyüktür.Kur’an bir kitab-ı Ekmeldir.Cenab-ı Peygamber Hatem-ül Enbiyadır.”
1930’da ona İslam Peygamberi hakkında yazılmış bir kitap gönderilir ama gerçekler kadar yanlışlarla olduğu için beğenmez. “Muhammed’i bana, sönük bir derviş gibi tanıtmak gayretine kapılan bu gibi cahil adamlar, onun yüksek şahsiyetini anlayamamışlar” demiştir ve Uhud Savaşı’nın planını çizdikten sonra İnönü’ye dönerek şöyle devam etmiştir “Bir komutan olarak bak bakalım bundan daha mükemmel bir savaş yapabilir miydin?”
“…Muhammed’in hayatına ait bir kitabın tercüme edilmesi için de emir verdim…”


Yakın arkadaşlarından Hafız Yaşar Okur, Atatürk’ün Peygamber Efendimiz’den her zaman büyük takdirlerle bahsettiğini ve O’nun yaşadığı yıllar için hep “Hz. Peygamber’in zaman-ı saadetlerinde…” şeklinde saygı ifadeleri kullandığını aktarmıştır.

Yrd. Doç. Dr. A. Vehbi Ecer’in, ”Atatürk’te Peygamber Sevgisi” başlıklı yazısında belirttiği gibi, Atatürk’ün beğendiği, saygı duyduğu, değer verdiği, takdir ettiği en büyük insan aynı ismi taşıdığı Peygamberimiz Hazreti Muhammed idi”

Atatürk özel sohbetlerinde pek çok kez dindar olmanın gerekliliğinden, Peygamber Efendimiz’in hayatından, Asr-ı Saadet ve Hülefayı Raşidin (dört halife) dönemlerinden, dinimizin yüceliğinden, Allah’ın kudretinden söz etmiştir. İslam Dininin son ve mükemmel din, Peygamberimiz (sav)’in de son peygamber olduğunu her fırsatta vurgulayan Atatürk, ulusuna da dindar olmayı, dinini öğrenmeyi öğütlemiştir.Fatih Sultan Mehmet’i çok seven Atatürk’e göre, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü hazırlayan önemli sebeplerden birisi İslamiyet’ten uzaklaşmaktı:

Yavuz Sultan Selim ve Timurlenk’ de hayranı olduğu padişah ve komutanlardı ama en çok takdir ettiği kişi Hz. Muhammed (sav) idi. “O yoklukta ve mahrumiyette, o cehalette, yoktan var ederek bir devlet kurmak kolay iş değildir ama Hz. Muhammed o zoru başarmıştır” der ve takdir hislerini arkadaşlarına anlatırdı.

Atatürk, ‘Peygamber’in esaret tanımayan dindar ümmetinin cihat ordularının öncüsü olmanın şerefiyle iftihar ettiğini’ her zaman söylemiştir.

Batılı emperyalistler Kurtuluş Savaşı sırasında şehit olmak için can atan,ve kanlarından bir damlayı “Hz. Peygamber’e sunulabilecek hediyelerin en mukaddesi olarak gören müslüman askerlerimizin komutanı Atatürk’ü Hz.Muhammed’e benzetip ‘Müslüman dünyanın militan lideri’ olarak adlandırırken mandacı-teslimiyetçi gericiler ise onun idam fermanı çıkarmışlardı.

ATATÜRK’ÜN HZ.MEVLANA HAKKINDA SÖZLERİ
Atatürk, Konya’ya yaptığı toplam dokuz ziyareti sırasında her sefer önce Hz.Mevlana’nın makamının bulunduğu Türbe-i Saadeti ziyaret etmiş, tekke ve zaviyelerin işlevlerini tamamlaması ve dolayısıyla kapatılması yönünde çıkan yasa sırasında Hz.Mevlana’nın türbesini müze haline dönüştürerek tüm insanlık alemine açık tutulmasını sağlamıştır.

“-Ne zaman bu şehre gelecek olsam, içimde bir heyecan duyarım. Hz.Mevlana düşünceleriyle benliğimi sarar. O çok büyük bir dahi, çağları aşan bir yenilikçi…”

“- Mevlana, Müslümanlığı Türk ruhuna intibak ettiren büyük bir reformatör… Müslümanlık aslında geniş manasıyla hoşgörülü ve modern bir dindir. Araplar onu kendi bünyelerine göre anlamış ve tatbik etmişlerdir. Sıcak bir iklimde oturan, suyu nadiren kullanan, genel bir hareketsizlik içinde ömür süren Badiye Arapları için günde beş vakit abdest ve namaz, çok ileri seviyede bir yaşama hareketidir. Hz.Muhammed insanları uyuşukluktan harekete sevk etmiştir. Sarp dağlar, yüksek yaylalarda at koşturan, erimiş kar suları ile yıkanan Türkler için abdest ve namaz çok tabii olmuştur. Mevleviliğe gelince, o tamamen dönerek ayakta ve hareket ederek Allah’a yaklaşma fikri, Türk dehasının en tabii ifadesidir.”

“-Eğer Mevlana’yı sizler gibi kavramak gerekirse, o büyük insanın ruhu dertlenir, biz de belki bir saygısızlık göstermek zorunda kalırdık. Mevlana’yı ululuğuyla kavrayabilmek için medresenin dar kapısından geçmemiş olmak gerek.”

“Hz.Mevlana’nın büyüklüğü burada bir kere daha kendini gösterdi… Doğrusu ben, 1923 yılındaki ziyaretim sırasında, bu dergahı kapatmayalım Müze olarak halkın ziyaretine açalım, diye düşünmüş; bir yıl sonra dergah ve tekkelerin kapatılması kanunu çıkar çıkmaz İsmet Paşa’ya Mevlana dergahı ve türbesini kendi eşyası ile Müze haline getir emrini vermiştim. Görüyorum ki, şu okuduğumuz rubainin hükmünü yerine getirmişim. Bakınız ne kadar mükemmel bir Müze olmuş…”

“-Eğer, Hz.Mevlana’yı hakkıyla tanımak ve benimsemek için ziyarete gitmekte olduklarına inansam öteki dergahların da açılmasını sağlardım. Çünkü, Hz. Mevlana’yı tanımak ve anlamak zaten diğer tüm tehlikeleri de ortadan kaldırmaktadır.”

Atatürk, Mevlâna Celâleddin-i Rumi Hazretlerini ziyaret ettiğinde:
‘’Sen rahat uyu, ey koca şeyh! Bu icraatım sizlere değil.’’


ATATÜRK’ÜN DİN İSTİSMARI VE LAİKLİK İLE İLGİLİ SÖZLERİ
“Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriye’tini tekeffül etmek demektir. Ona göre düzeltiniz.”

”Biz ilhamlarımızı, gökten ve gaibden değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz. Bizim yolumuzu çizen, içinde yaşadığımız yurt bağrından çıktığımız Türk Ulusu ve bir de uluslar tarihinin binbir facia ve ıstırap kaydeden yapraklarından çıkardığmız sonuçlardır.”

”Din, bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz
”Laiklik prensibinde israr ediyoruz. Çünkü, millî iradenin, insanlığa mal olmuş değerlerin belki de en mukaddesi (kutsalı) olan da hürriyeti (özgürlüğü) ancak lâiklik prensibine bağlanmakla korunabilir.”

“Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müridler ve meczuplar ülkesi olamaz. En gerçek, en doğru tarikat uygarlık tarikatıdır. Uygarlığın emir ve gereklerini yapmak, insan olmak için yeterlidir.”

”Bir takım şeyhlerin, dedelerin, seyyidlerin, çelebilerin, babaların emirlerin arkasından sürüklenen ve falcılara, büyücülere, üfürükçülere, muskacılara talih ve hayatların, emanet eden insanlardan kurulu bir topluma uygar bir ulus gözü ile bakılabilir mi? Ulusumuzun gerçek görünüşü yalnış anlamda gösterebilen ve yüzyıllarca göstermiş olan bu gibi unsurlar ve müesseseler, yeni Türkiye devletinde, Türkiye Cumhuriyeti’nde sürüp gitmeli miydi? Buna önem vermemek, ilerleme ve yenileşme adına en büyük ve düzeltilmesi imkansız bir hata olmaz mıydı?… Biz her vasıtadan yalnız ve ancak, bir bakımdan faydalanırız. O da şudur: Türk Ulusunu uygar dünyada, layık olduğu mevkie çıkarmak ve Türkiye Cumhuriyeti’ni sarsılmaz temelleri üzerinde her gün daha ziyade kuvvetlendirmek… ve bunun içinde istibdat fikrini öldürmek.”

“İnkılabımızın umde-i asliyesi Türkiye Cumhuriyeti halkının tamamen “asri” ııe bütün mana ile eşkaliyle medeni bir heyeti ictimaiyye haline isal etmektir. (Söylem ve Demeçler) “Efendiler, hayatın felsefesi, tarihin garip tecellisi şudur ki, her iyi, her güzel, her nafi şey karşısında, onu imha edecek bir kuııvet belirir, Bizim lisanımızda buna irtica denir. “Milleti teceddüt vadisinde durdurmaya çalışmak için irticakar fikirler perverde edenler muayyen bir sınıfa istinad edebileceklerini zannediyorlar. Bu katiyen bir vehimdir, bir zandır” demektedir

“Bizi yanlış yola sevk eden habisler, bilirsiniz ki, büyük ölçüde din perdesine bürünmüşler saf ve nezih halkımızı hep şeriat sözleriyle aldata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz. Görürsünüz ki, milleti mahveden, esir eden, harap eden fenalıklar hep din kisvesi altındaki küfür ve melanetten gelmiştir. Onlar her türlü hareketi dinle karıştırdılar. Halbuki, elhamdülillah, hepimiz müslümanız, hepimiz dindarız. Artık bizim dinin icabını öğrenmek için şundan bundan derse ve akıl hocalığına ihtiyacımız yoktur. Analarımızın babalarımızın kucaklarında verdikleri dersler, bize dinimizin esaslarını anlatmaya kafidirler. Buna rağmen hafta tatili, dine mugayirdir gibi hayırlı, ve akla, dine muvafık meseleler hakkında, sizi iğfal ve idlale çalışan habislere iltifat etmeyin. Milletimizin içinde hakiki ve ciddi ulema vardır. Milletimiz bu gibi ulema ile müftehirdir. Onlar milletin emniyetine ve ümmetin itimadına mazhardırlar. Bu gibi ulemaya gidin: Bu efendi bize böyle diyor, siz ne diyorsunuz deyiniz. Fakat suret-i umûmiyede buna da ihtiyaç yoktur.

“Unutulmamalıdır ki, milletin hakimiyetini bir şahısta yahut mahdud şahısların elinde bulundurmakla menfaat bekleyen cahil ve gafil insanlar vardır… Bu gibilere mürteci ile hareketlerine de irtica derler. Katiyetle söylerim ki, hakimiyet-i milliyemizin her zerresini şu veya bu suretle takyid etmek isteyenler en koyu gericilerdir. .

“Din, bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanın emrine uymakla serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünce ve tefekküre karşı değiliz. Biz sadece din işlerini millet ile devlet işlerine karıştırmamaya çalışıyor, kasda ile füle dayanan taassupkarâne hareketlerden sakınıyoruz. Mürtecilere(gericilere) asla fırsat vermeyeceğiz”
“İnkılabımızın asıl amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını tümüyle çağdaş, bütün anlam ve biçimleriyle uygar bir toplum durumuna ulaştırmaktır.”

“Beyler, yaşamın felsefesi, tarihin tuhaf yansıması şudur ki her iyi, her güzel, her yararlı şey karşısında onu yok edecek bir güç belirir. Bizim dilimizde buna gericilik denir.”

“Ulusu, yenilenme vadisinde durdurmaya çalışmak için gerici düşünceler yayanlar, belirli bir kesime dayanacaklarını sanıyorlar. Bu kesinlikle bir kuruntudur, sanrıdır.”
‘Türkler İslam oldukları halde, bozulmaya, yoksulluğa, gerilemeye maruz kaldılar; geçmişin batıl alışkanlık ve inançlarıyla İslamiyet’i karıştırdıkları ve bu suretle gerçek İslamiyet’ten uzaklaştıkları için, kendilerini düşmanlarının esiri yaptılar. Gerçek İslam’ın çok yüce, çok kıymetli gerçeklerini olduğu gibi almamakta inatçı bulundular. İşte gerilememizin belli başlı sebeplerini bu nokta teşkil ediyor…

Bizi yanlış yola sevk eden kötü kişiler biliniz ki çok kere din perdesine bürünmüşlerdir. Saf ve nezih halkımızı hep şeriat sözleriyle aldatabilmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz, görürsünüz ki milleti mahveden, esir eden, harap eden fenalıklar hep din kisvesi altındaki küfür ve melanetten gelmiştir.
“Uygar olmayan insanlar, uygar olanların ayakları altında kalmaya mahkumdurlar.”
“Uygarlık tarikatı Türkiye; şeyhler, dervişler memleketi olamaz. Ölülerden yardım ummak uygar bir topluluk için lekedir. Ortada bulunan tarikatların gayesi kendilerine bağlı olan kimseleri dünyevî ve mânevî hayatata mutlu kılmaktan başka ne olabilir? Bugün ilmin, fennin bütün şümûlü ile uygarlığın göz kamaştırıcı ışığı karşısında filân ve falan şeyhin irsâdiyle maddî ve mânevî mutluluğu arıyacak kadar ilkel insanların Türkiye uygar topluluğunda var olabileceğini asla kabul etmiyorum…
“Tekkelerin gayesi halkı meczup ve aptal yapmaktır. Oysa ki halk meczup ve aptal olmaya karar vermemiştir. Biz dünya uygarlık ailesi içinde bulunuyoruz. Uygarlığın bütün gerektirdiklerini uygulayacağız.”
‘’Efendi Hazretleri! Tekke, türbe ve zaviyeleri ben kapattım! Allâh bana ömür verecek mi? Bilmiyorum; ama şayet ömrüm olursa, günü gelince bunları yine ben açacağım! Din bir vicdan meselesidir.Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir.
Din ve mezhep hiçbir zaman politika aleti olarak kullanılamaz.
Her fert istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine mahsus siyasi bir fikre sahip olmak, seçtiği bir dinin icaplarını yapmak veya yapmamak hak ve hürriyetine sahiptir. Kimsenin fikrine ve vicdanına hakim olunamaz.
Türklerin 1453 zaferini, yani İstanbul’un fethini tasavvur buyurunuz. Bütün bir cihana karşı İstanbul’u ebediyen Türk topluluğuna mal etmiş olan kuvvet ve kudret, takriben aynı senelerde icat edilmiş matbaayı Türkiye’ye kabul için medreseler ve din kadrosunun uğursuz mukavemetini yenmeye muktedir olamamıştır. Matbaanın memleketimize girmesine müsaade etmeleri için üç yüz sene beklemek gerekmiştir.

‘Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz vakıa birkaç sene Araplardan uzak kaldık. Fakat şimdi kendimize kafi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslamiyet’in mukaddes yerlerini Musevilerin ve Hıristiyanların nüfuzunun altına girmesine mani olacağız. Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki, buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz. Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyet’e lakayt olmakla itham edildik. Fakat bu ithamlara rağmen Peygamber’in son arzusunu, yani mukaddes toprakların daima İslam hakimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız. Cedlerimizin, Selahaddin’in idaresi altında, uğrunda Hıristiyanlarla mücadele ettikleri topraklarda yabancı hakimiyet ve nüfuzunun tahtında bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün, Allah’ın inayeti ile kuvvetleyiz. Avrupa bu mukaddes yerlere temellük etmek için yapacağı ilk adımda bütün İslam aleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur.”
Asırlarca olduğu gibi bugünde dahilde ve hariçte; ulusların bilgisizliğinden ve bağnazlığından istifade ederek bin bir türlü siyasi ve şahsi menfaat temini için dini alet ve vasıta olarak kullanmak teşebbüsünde bulunanlar mevcuttur. İnsanlık içinde din hakkındaki uzmanlık ve bilgi; her türlü asılsızlıklardan uzak kalarak gerçek bilgi ve fenlerin nurlarıyla aydınlanmış oluncaya kadar din oyunu aktörlerine her yerde her zaman tesadüf olunacaktır.

Türkiye de esasen gerici yoktur. Kuşku vardır. Bundan sonra yalnız bir şey akla gelebilir. O da bazı adi politikacıların, çıkarcıların kuşkuları uyandırmaya çalışması, o yoldan hırs ve menfaatlerinin tatminini düşünmeleridir. Softa sınıfının din simsarlığına müsaade edilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler iğrenç kimselerdir. İşte biz buna karşıyız ve müsaade etmeyeceğiz.
Din ve mezhep, herkesin kendi vicdanına kalmış bir iştir. Hiç bir kimse, hiçbir kimseyi; ne bir din, ne bir mezhep kabulüne zorlayamaz. Din ve mezhep hiç bir zaman politika aleti olarak kullanılamaz.

“Cumhuriyet her çeşit saldırıya karşı korunmalı; öğretim ve eğitim birliği kurulmalı; dinin politikaya alet edilmesi önlenmeli.”

Bu Arap fikri, ümmet kelimesi ile ifade olundu. Muhammed’in dinini kabul edenler, kendilerini unutmaya, hayatlarını Allah kelimesinin, her yerde yükseltilmesine hasretmeye mecburdurlar. Bununla beraber, Allah’a kendi milli lisanlarında değil, Allah’ın Arap kavmine gönderdiği Arapça kitapla ibadet ve münacatta bulunacaktı. Arapça öğrenmedikçe, Allah’a ne dediğini bilmeyecekti. Bu vaziyet karşısında Türk milleti birçok asırlar, ne yaptığını bilmeksizin, adeta bir kelimesinin manasını bilmediği halde Kuran’ı ezberlemekten beyni sulanmış, hafızlara döndüler. Başlarına geçebilmiş olan haris serdarlar, Türk milletince karışık, cahil hocalar ağzıyla, ateş ve azap ile müdhiş bir muamma halinde kalan, dini, hırs ve siyasetlerine alet ittihaz ettiler. Bir taraftan Arapları zorla emirleri altına aldılar, bir taraftan Avrupa’da Allah kelimesinin ilâhî parolası altında Hıristiyan milliyetleriylerine ilişmeyi düşünmediler. Ne onları ümmet yaptılar ne de onlarla birleşerek bir kuvvetli millet yaptılar. Mısır’da, belirsiz bir adamı halifedir diye yok ettiler, hırkasıdır diye bir palaspareyi, hilafet alameti ve imtiyazı olarak altın sandıklara koydular, halife oldular. Gâh şarka, cenuba, gâh garb veya her tarafa birden saldıra saldıra, Türk milletinin Allah için, Peygamber için topraklarını, menfaatlarını, benliğini unutturacak Allah’la mutevekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular. Milli duyguyu boğan, fani dünyaya kıymet vermeyen, sefaletler, zaruretler, felaketler his olunmaya başlayınca, asıl hakiki saadete öldükten sonra ahirette kavuşacağını va’t ve temin eden dini akide ve dini his, millet uyandığı zaman onun şu acı hakikati görmesine mani olamadı. Bu feci manzara karşısında kalanlara, kendilerinden evvel ölenlerin ahiretteki saadetlerini düşünerek veya bir an evvel ölüm niyaz ederek ahiret hayatına kavuşmak telkin eden dini hissi; dünyanın acısı duyulan tokatıyla derhal, Türk milletinin vicdanındaki çadırını yıktı, davetlileri, Türk düşmanları olan Arap çöllerine gitti. Türk vicdanı umumisi, derhal, yüzlerce asırlık kudret ve küşayişiyle, büyük heyecanlarla çarpıyordu. Ne oldu? Türk’ün milli hissi, artık ocağında ateşlenmişti. Artık Türk, cenneti değil, eski, hakiki büyük Türk cedlerinin mukaddes miraslarının son Türk ellerinin müdafaa ve muhafazasını düşünüyordu. İşte dinin, din hissinin Türk milliyetinde bıraktığı hatıra.
Türkiye Cumhuriyetin de reşit olan her kişi dinini seçmede hür olduğu gibi, bir dinin merasimi de serbesttir. Yani ayin hürriyetine dokunulamaz. Tabi ayinler huzur ve genel yaşama ters düşemez, siyasi gösteri şeklinde yapılamaz. Türkiye Cumhuriyetinde herkes Allaha istediği gibi ibadet eder. Hiç kimseye dini fikirlerinden dolayı bir şey yapılamaz. Türkiye Cumhuriyetinde resmi din yoktur.

“Bunca yüzyıllardır olduğu gibi bugün de ulusların bilgisizliğinden ve bağnazlığından yararlanarak binbir türlü siyasal, kişisel çıkar ve çıkar sağlamak için dini alet ve araç olarak kullanmak girişiminde bulunanların -içerde ve dışarıda- varlığı bizi, bu konuda söz söylemekten ne yazık ki henüz uzak bulundurmuyor. İnsanlıkta dine ilişkin uzmanlık ve bilgi, her türlü boş inanışlardan sıyrılarak gerçek bilimin ışıklarıyla temiz ve mükemmel oluncaya dek din oyunu aktörlerine her yerde rastlanılacaktır.”

“Müslümanların toplumsal yaşamında hiç kimsenin özel bir sınıf olarak varlığını korumaya hakkı yoktur. Kendilerinde böyle bir hak görenler dinsel hükümlere uygun davranmış olmazlar. Bizde ruhbanlık (özel din adamları sınıfı) yoktur. Hepimiz eşitiz ve dinimizin hükümlerini eşit olarak öğrenmek zorundayız. Her birey dinini, din işlerini, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orası da okuldur. Ulusumuzun, ülkemizin öğretim kurumları bir olmalıdır. Bütün ülke evladı, kadın ve erkek, aynı biçimde, oradan çıkmalıdır. Ancak nasıl ki her konuda yüksek meslek ve uzmanlık sahipleri yetiştirmek gerekliyse dinimizin gerçek felsefesini inceleyecek, araştıracak, bilimsel ve teknik olarak telkin erkine sahip olacak gözde, seçkin ve gerçek din adamlarını da yetiştirecek yüksek öğrenim kurumlarına sahip olmalıyız.”

“İslamiyet’in ilk parlak devirlerinde geçmişin mahsulü olan sağlıksız adetler bir zaman için kendini göstermemiş ve yüze çıkmamışsa da, biraz sonra İslamiyet’in gerçeklerine sarılmaktan İslam esaslarına göre hareket etmekten çok, geçmişin mirasa olan adet ve inançları dine karıştırmaya başlamışlardır.
Bu yüzden İslamiyet’e dahil bir akım kavimler, İslam oldukları halde düşmeye, sefalete, geriliğe maruz kaldılar. Geçmişlerin kötü ve batıl alışkanlıkları ve bu suretle gerçek İslamiyetten uzaklaştıkları için kendilerini düşmanlarının esiri yaptılar.
Bu İslam kavimleri içinde Türkler, milli gelenek ve görenekleri itibariyle bir taraftan İran, diğer taraftan Arap ve Bizans milletleri ile temas halindeydiler. Şüphe yok ki temasların milletler üzerinde etkileri görülür. Türklerin temas ettiği milletlerin o zamanki medeniyetleri ise çökmeye başlamıştı. Türkler bu milletlerin kötü adetlerinden, fena yönlerinden etkilenmekten nefislerini men edememişlerdir. Bu hal, kendilerinde bozukluk, cehalet ve insanlıktan öte zihniyetler doğurmasından uzak kalmamıştır. İşte gerileyişimizin belli başlı sebeplerinden birini bu nokta teşkil ediyor.
Milletimizin gerçek din bilginleri, din bilginlerimiz arasında da milletimizin hakkıyla iftihar edebileceği bilginlerimiz vardır. Fakat bunlara mukabil ilim kisvesi altında hakikatten ilimden uzak, gereğince ilim tahsil edememiş, ilim yolunda layığı kadar ilerleyememiş hoca kıyafetli cahiller vardır. Bunların ikisini birbirine karıştırmamalıyız.
Efendiler, gerçek din bilginleri ile dine zararlı ulemanın birbirine karıştırılması Emeviler zamanında başlamıştır. Bilindiği üzere Sıffın vak’asında Hz.Ali’nin ordusuna karşı mızrak uçlarına Kur’an-ı Kerimsayfalarını takarak saldırdılar. İşte o zaman dine fesatlık, İslam arasına nefretlik girdi ve o zaman hak olan Kur’an, haksızlığa kabule vasıta yapıldı. Halifelik hile ile el değiştirdi. Ondan sonra bütün müstebit hükümdarlar dini hep alet edindiler. İhtiras ve istibdatlarını kabul ettirmek için hep ulema sınıfına başvurdular.

Gerçek ulema, dini bütün bilginler, hiçbir zaman bu müstebit taç sahiplerine uymadılar. Onların emirlerini dinlemediler, tehditlerinden korkmadılar. Bu gibi ulema kamçılar altında dövüldü, memleketlerinden sürüldü, zindanlarda çürütüldü, darağaçlarında asıldı. Lakin onlar yine o hükümdarların keyfini dine alet etmediler. Fakat gerçek durumda bilgin olmamakla beraber, sırf o kisvede bulundukları için bilgin sanılan, menfaatine düşkün, haris ve imansız bir takım hocalar da vardı. Hükümdarlar işte bunları ele aldılar ve işte bunlar, dine uygundur diye fetva verdiler. İcap ettikçe yanlış hadisler bile uydurmaktan çekinmediler. İşte o tarihten beri saltanat tahtında oturan, sarayda yaşayan kendilerine halife namı veren baskıcı hükümdarlar bu gibi hoca kıyafetli cahillere iltifat edip, onları himaye ettiler. Hakiki ve imanlı ulema her vakit ve her devirde onların kinini çekti.

Böyle yapan halifelerinin ve din bilginlerinin arzularına muvaffak olmadıklarını tarih bize misallerle izah ve ispat etmektedir. Artık bu milletin ne böyle hükümdarlar, ne böyle alimler görmeye tahammülü ve imkanı yoktur. Artık kimse böyle hoca kıyafetli sahte alimlere önem verecek değildir. Eğer onlara karşı benim şahsımdan bir şey anlamak isterseniz; derim ki, ben şahsen onların düşmanıyım. Onların menfi yönde atacakları bir adım, yalnız benim şahsi imanıma değil, o adım benim milletimin kalbine havale edilmiş kanlı bir hançerdir. Benim ve benimle hemfikir arkadaşlarımın yapacağı şey mutlaka o adamı tepelemektir.”


Atatürk’ün en önem verdiği konulardan biri bizzat kendi tabiri ile dindarları aldatanları tepelemek idi.: Dini kullanarak insanları aldatan yobazları’ndan söz ederken, “tek başıma kalsam yine de gider tepelerim” derdi.

Atatürk tekke, türbe ve zaviyeleri kapatma girişimlerinin nedeni, dejenere olmuş ve dini inançlar yerine hurafeleri savunur hale gelmiş olduklarını görmesidir.

Atatürk’ün bize bıraktığı miras, her konuda olduğu gibi, din ve laiklik konusunda da modern Türkiye için yol göstericidir.
Bize düşen görev, Atatürk’ün de yaptığı gibi, hurafalere ve batıl inanışlara karşı gerçek İslam’ı savunarak ve öğreterek mücadele etmek, öte yandan da Atatürk’ün mirasını “din aleyhtarlığı” gibi göstermek isteyen materyalist odaklara karşı tavır almaktır.

Yüzyıllar boyunca her şeye dinsel açıdan bakmaya, alışık bir Doğu toplumunun düşünce ve inanç özgürlüğü demek olan laikliğe yönelmesi kolay olmamıştır.

PEYGAMBERİMİZİN TÜRKLER HAKKINDAKİ HADİSLERİ

“Ulu ve Aziz olan Allah diyor ki; Benim Türk ismini verdiğim ve doğuda yerleştirdiğim bir ordum vardır ki, her hangi bir kavme karşı gazaba gelecek olursam o Türk askerimi işte o kavmin üstüne saldırtırım.”

Kostantiyye (İstanbul) mutlaka feth olunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır ve o asker ne güzel askerdir.

Türk dilini öğreniniz, çünkü Türlerin çok uzun sürecek bir hâkimiyetleri vardır.

Benim ümmetimi öyle bir kavim sürüp, kovalayacaktır ki; onların yüzleri (yuvarlak ve) enli, gözleri (çekik ve) küçük, çehreleri sanki üzeri derilerle kaplanmış kalkanlar gibidirler. Onlar üç defa Arabistan yarımadasına kadar ilerleyeceklerdir. İlk istilada onların önlerinden kaçanlar kurtulacaktır. İkinci istilada hücuma uğrayanlardan bazıları helak olacak ve bazıları da canlarını kurtaracaklardır. Üçüncü istilada ise onların kökleri kesilecektir (Artık istilalar son bulacaktır) işte onlar Türkler’dir. Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, Türkler (çok yakın bir gelecekte) atlarını Müslüman mescidlerinin direklerine bağlayacaklardır.

Türkler size ilişmedikçe sizde onlara ilişmeyiniz. Çünkü milletimin mülkünü ve Allah’ın ona olan ihsanını en evvel Kantura (Türk) nesli alacaktır.

Türkler sizlere dokunmadıkça siz de Türkler’e dokunmayınız. Zira onlar çok sert ve haşin tabiatlı kimselerdir.

Türkler yavşan otu biten yerlere (Avrupa’ya) kadar ilerleyeceklerdir.”

Hıfz, on kısma ayrılmıştır: Dokuzu Türkler’de, biri diğer insanlardadır.
Hıfz kelimesi bazı kitaplarda hafızlık, kavrama kabiliyeti olarak tercüme edilmiştir. Merhum Mehmed Vani Efendi’ye göre ise muhafazakârlık yani dinini, milletini, vatanını, maddi ve manevi değerlerini, örf ve âdetlerini, namusunu koruma duygusunun her milletten çok Türk milletindedir.

Taberi şöyle anlatmaktadır: Hz. Peygamber Arap kabilelerin hücumu yılında (Hendek savaşı) Medine’nin etrafında kazılmak istenen hendeğin sınırlarını çizdi… Biz hiçbir zaman bu sınırları aşmak istemiyorduk. Salman hendekten çıkarak Hz. Peygamberin bulunduğu yere geldi. Bu sırada O bir Türk çadırını kurmakla meşgul bulunuyordu

Ebu Said el-Hudri demiştir ki; Hz. Peygamber ramazanın ilk on gününde itikâfa girmiştir. Sonra ortasındaki on günde tentesi üzerinde hasır bulunan bir Türk çadırında itikâfa girmiştir.

Resulullah Efendimiz bir gece rüyasında peşine önce siyah bir koyunun, sonrada bir beyaz koyunun takıldığını görüyor. Sabahleyin mescid-i saadete gelip namaz kıldırdıktan sonra sırf iltifat olsun diye bu rüyanın yorumunu Ebubekir Sıddık Hazretlerine bırakıyor. Bu iltifata hem sevinen, hem de mahcup olan Ebubekir (r.a): “Mademki, öyle arzu buyurdunuz, yorumunu yapayım. Ey Allah’ın Peygamberi Peşinize ilk takılan siyah koyun Arapları, sonra da takılan beyaz koyun beyaz bir ırkı temsil eder. Yani önce Araplar size inanıp peşinize takılacak, sonra da beyaz bir ırk İslam’a girip size uyacak…” rüyadaki siyah koyun Arapları, beyaz koyun ise Türkler’i işaret etmiştir. Çünkü bir müddet sonra beyaz yüzlü olan Türkler İslam’a girmişlerdir.


PEYGAMBERİMİZİN MEZARININ YIKIMINI ATATÜRK’ÜN ÖNLEMESİ
Suudiler 1926 yılında sınırları içinde tüm mezarlıkları yıkıyorlardı. Atatürk sıranın Hazreti Muhammed’in kabrine geldiğini öğrenince bir telgraf çekerek, ‘Eğer bir tek taşına bile dokunursanız ordumu aşağı gönderirim’ demişti. Bunun üzerine Suudiler Hazreti Muhammed’in kabrine dokunamamıştı. Ama bu telgraf yok edildi.
Çünkü Atatürk’ü din ve İslam dışı göstermek isteyen dincilerle islama karşı olanlar elbette bu belgeden rahatsız olmuşlardır.

ATATÜRK’ÜN NAMAZ KILANA KARŞI TUTUMU
Atatürk, 1930 yılında Fevzi Çakmak’la birlikte trenle yurt gezisine çıkar. Kompartımanında ülke sorunlarını konuşurlarken bir milletvekili içeri girip, Atatürk’ün kulağına bir şeyler söyler. Atatürk’ün kaşları çatılır, Fevzi Paşa’ya dönerek, “Paşam, lütfen beni takip ediniz, arkadaşlar bir haber getirdi, inceleyelim.” der. Hep birlikte diğer vagona geçtiklerinde yüksek rütbeli bir subayın kanepe üzerinde namaz kıldığını görürler. Atatürk, mareşale dönerek şöyle der”Paşam, bu adamın (gammazcıyı işaret ediyor) biraz evvel kulağıma gizli bir şeyler söylediğini gördünüz. Bu adam muhafız kıtasına mensup yüksek rütbeli bir subayın namaz kıldığını gammazladı. Bu adam namaz kılmayı kendi aklınca suç görüyor. Durumu size göstermek için buraya kadar zahmet ettim.” Atatürk ilk istasyonda milletvekilini trenden indirir ve gelecek dönem milletvekili seçilmesini de engeller.

ATATÜRK’ÜN İSLAMA HİZMETLERİ
Atatürk İslam’a ve Müslümanlara zarar vermemiş tersine çok büyük hizmetler yapmıştır. Atatürk gerçek İslam’a değil, İslam adına uydurulan hurafelere,. İslamı kişisel ve grupsal çıkarlarına alet edip araç yapanlara zarar vermiştir.Atatürk’ün dinimize ve Müslümanlara hizmetlerinden başlıcaları :
Kurtuluş Savaşı onun önderliğinde kazanılmıştır.
Dört halifeden sonra gelen Sultanlığın yerine İslamın özünde olan Cumhuriyeti kurmuştur.
Laiklik ilkesi ile din ile siyaseti ayırmış, böylece dini, bir siyaset ve çıkar sağlama amacından uzak bırakmıştır. Kuran’da ‘’dinde zorlama yoktur’’ ayeti ile laiklik örtüşmektedir.
Kur’anı’ ilk kez Türkçe’ye çevirtmiş, bastırmış ve ücretsiz olarak dağıtmıştır.
Kur’an’ın bilimsel tefsirini yaptırmış, bastırmış ve ücretsiz olarak dağıtmıştır.
Bazı hadislerin çevirisini yaptırmış ve dağıtmıştır.
Hutbeleri ve ezanı Türkçe’leştirmiştir.
Din görevlisi ihtiyacını karşılamak için imam-hatip okulları açtırmıştır.

Mustafa Kemal Atatürk en büyük mücadeleyi Türk insanına İslamiyet’in öğretilmesi ve Türk insanının cehaletten kurtarılması noktasında vermiştir.
Heyetin gözünden kaçan Kuran’daki çeviri ayrıntıları bulabilecek kadar Atatürk’ün İslam’a ne kadar vakıf bir insan olduğu anlaşılmaktadır.

Atatürk ulusuna dini daha iyi kavramaları için Ezan,Kuran ve Hadisleri Türkçe’ye çevirtmiştir. Yoksa bugünkü turizmin ileri boyutlara ulaştığı ve globalleşmenin söz konusu olduğu evrensellikte Ezan’ın ve Kuran’ın orijinalini tamamen ortadan kaldırmak istememiştir. Onun için de ölüm anında kendisine ‘’Selamun Aleyküm’’ diyen ölüm meleğine veya ona mağfiret dileyen meleklere ‘’Aleykümüsselam’’ demez, ‘Esenlik sizin de üzerinize olsun’’ derdi.

ATATÜRK’ÜN MİLLET MECLİSİNİ DİNİ TÖRENLE AÇMASI
Mustafa Kemal Paşa, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılacağı 23 Nisan 1920 Cuma günü, yurdumuzun her köşesinde Milli ve dini törenler yapılması maksadıyla uzun bir program hazırlamış ve bu büyük tarih olayının bütün milletimize yüksek bir heyecanla duyurulması hususunda bir tamim yayınlamıştır. Yayınlanan bu tamimde Meclis’in açılışının, özellikle kutsal gün olan Cuma günü yapılacağı, manevi bir güç sağlaması bakımından Hacı Bayram Veli Camiinde kılınacak Cuma namazını müteakip Kur’an okunup, dualar yapılacağı ve bilahare Meclis’e gidilerek dua okunup kurban kesileceği, Meclis’e gidilmeden önce hatim okunacağı, ancak; hatimin son bölümünün Meclis’in önünde okunacağı, yurt sathında da Kur’an ve hatim okunacağı ve Salavat-ı Şerife getirileceği, ayrıca Cuma namazından önce uygun suretle mevlidi şerif okunacağı belirtilmiştir.

Bu tamim gereğince de, 23 Nisan 1920 Cuma günü Ankara’nın Ulus semtinde Hacı Bayram Veli Camiinde kılınan Cuma Namazından sonra Peygamberimizin Sancak-ı Şerif-i ve Sakal-ı Şerif-i taşınarak tekbirlerle, salat-ü selamlarla, şimdi Ulus meydanı altında müze olan Meclis binasına gelinmiş, kesilen kurbanlardan, yapılan dualardan sonra saat 13.45’ten en yaşlı üye olan Sinop Milletvekili Şerif Beyin Başkanlığında 120 Milletvekiliyle Türkiye Büyük Millet Meclisi açılıp tarihi görevine başlamıştır.

ATATÜRK’ÜN ÖLÜM ANI VE CENAZESİ
8 Kasım 1938 günü çok yorgun olmakla beraber sakindi. Doktorlar sırayla yanına geliyor, icap eden tedaviyi yapıyorlardı. Saat 18.30’da Atatürk’ün yeniden fenalaştığını haber verdiler. Nöbetçi doktor Abrevaya ile o sırada yetişen Prof. Neşet Ömer İrdelp kendisine yine bir taraftan bazı ilaçlar enjekte etmeye, bir taraftan da buz parçaları yutturmaya başladılar. Bir aralık sağında bulunan tuvalet masası üzerindeki saate baktı; herhalde iyi göremiyordu ki bana sordu: “Saat kaç?” cevap verdim, “7.00 efendim.” Aynı suali bir- iki defa daha tekrar etti, aynı cevabı verdim. Biraz sükûnet bulunca yatağa yatırdık; başucuna sokuldum: “Biraz rahat ettiniz değil mi efendim?” diye sordum. “Evet” dedi. Arkamdan Neşet Ömer İrdelp yanaşıp rica etti: “Dilinizi çıkarır mısınız efendim?” Dilini ancak yarısına kadar çıkardı. Dr. İrdelp tekrar seslendi: “Lütfen biraz daha uzatınız!” Nafile! Söyleneni anlamıyordu, dilini uzatacağı yerde tekrar tamamen çekti, başını biraz sağa çevirerek Dr. İrdelp’e dikkatle baktı ve ‘Aleykümesselam’ dedi, son sözü bu oldu ve ikinci ponksiyondan tam 30 saat sonra komaya girdi… Sağ tarafta başucunda operatör Mim Kemal Öke duruyor, Dr. Kamil Berk başını onun omzuna dayamış hıçkırıyor… Prof. Akil Muhtar Özden kendisinden geçmiş, odanın içinde telaşlı adımlarla durmadan dolaşıyor; hem ağlıyor, hem de mütemadiyen ‘Aman yarabbi!’ diye mırıldanıyor. Ben yatağın sol tarafından duruyorum; yanımda Muhafız Komutanı İsmail Hakkı Tekçe vardı.

Atatürk’ün cenaze namazı Türkçe dualarla kılınmıştı.
Atatürk’ün cenaze namazı 10 Kasım’daki vefatından dokuz gün sonra, 19 Kasım 1938 sabahı saat sekizi on geçe kılındı. Türkiye tam dokuz gün dokuz gece boyunca Ata’sının nâaşının önünden gözyaşı seli halinde akıp geçti. Cenazenin Ankara’ya nakledilmesinin zamanı gelmiş ama namazı henüz kılınmamıştı.

Atatürk’ün sarayda günlerdir gözyaşları içinde bekleyen kız kardeşi Makbule Atadan namazın İstanbul’da kılınmasını ve tabutun yola dini merasimin tamamlanmasından sonra çıkartılmasını istiyordu. Hükümet Makbule Hanım’ın isteğine rıza gösterdi ve namazı nakil töreninin başlamasından hemen önce, 19 Kasım 1938 sabahı saat sekizi on geçe kılındı. İmamlığı o dönemin Diyanet İşleri Başkanı Prof. Şerefeddin Yaltkaya yaptı. Kalabalık bir cemaatle kılınan namaz dört dakika sürdü. ‘‘Allahu ekber’’ yerine ‘‘Tanrı uludur’’ dendi.
Namazdan sonra selâm verilirken de ‘‘Selâmun aleykum’’ değil, ‘‘Esenlik üzerinize olsun’’ sözleri kullanıldı.

Tam dört dakika süren namazdan sonra tabut generaller tarafından sarayın avlusuna çıkartılıp top arabasına yerleştirildi.
Atatürk’ün cenaze namazını kılanlar arasında saray personeli, yakınları, bazı generaller, diyanet görevlileri ve onun on beş yıl boyunca müzisyenliğini yapmış olan Binbaşı Hafız Yaşar Okur da vardı.

ŞEYH’İN RÜYASINDA PEYGAMBERİMİZİN ATATÜRK’E SAĞ ELİNİ UZATIRKEN ,ŞEYHE ÖPMESİ İÇİN SOL ELİNİ UZATMASI
Ülkenin her tarafında çetin bir mücadele ve mukavemet başlamıştı. Ankara bir kurtuluş burcu ve Mustafa Kemal’in adı bir bayrak olmuştu… Antep mücadele günlerinin acı bir devresiydi. Memlekette istiklâl şuurlaşmış, topyekün bir vuzuh kazanmıştı.
Okulun din dersleri muallimi Hafız Halil efendi ilkokulda bahçede toplanan çocuklara, halka ve öğretmenlere konuşma yapacağı bildiriliyor.
Hafız Halil Efendi kürsüye çıkıyor ve titrek fakat heyecanlı bir sesle:
‘’Din kardeşlerim! Sizi Şeyh Sünusi Hazretlerinin bir tebşiri için buraya topladım, diyerek vakayı anlatıyor:Şeyh Sünusi Hazretleri bir gece Peygamberimiz’i rüyasında görmüş ve koşup elini öpmek istemiş. Peygamber kendisine sol elini uzatmış!
Buna şaşıran ve mahzun olan şeyh, Peygamber’e hitaben:
‘’Ya Resulâllah! Niçin sağ elinizi vermediniz?’’!.Diye sual edince, şu cevabı almış:
‘’Sağ elimi Ankara’da Mustafa Kemal’e uzattım’’!
Bu rüyayı anlatan Hafız Halil Efendinin elleri, çenesi ve dili titriyordu! Gözleri dolu dolu oluyordu. Hitabeti kalabalığı etkilemişti. Birden gür ve imanlı bir sesle:
‘’Ey ahali! Mustafa Kemal muzaffer olacak! Peygamber Efendimiz’in sağ eli onun elindedir! Buna iman edin’’diye haykırdı ve kürsüden indi.
Sonradan da merhum Hafız Halil Efendi bu rüyayı camide vaaz etmiş ve onu imanlı tefsirlerle tamamlamıştır.

ATATÜRK VE FEVZİ PAŞA’NIN KURTULUŞ SAVAŞI DÖNEMİNDE AYNI ANDA PEYGAMBERİMİZİ RÜYALARINDA GÖRMELERİ
Yine İstiklâl Harbi günlerinde Atatürk, günlük çalışmalarının büyük bir kısmını yürüttüğü ve bugün müze olarak değerlendirilen Ankara tren istasyonundaki evde, bir sabah erken kalktığı bir sırada, Çavuş Ali Metin’e “acele olarak Fevzi Paşa’yı telefonla ara, bul ve hemen buraya gelmesini söyle!” diyor.
Ali Metin, Fevzi Paşa’yı telefonla arayıp bulduğunda, Fevzi Paşa da Atatürk’ün yanına gelmek üzere hemen evden çıkmakta olduğunu söylüyor.
Fevzi Paşa, Atatürk’ün yanına gelince, Atatürk ona bir kağıt kalem uzatıp:
‘’Bugün gördüğün rüyayı yaz ve bana ver’’! diyor.
Kendisi de bir kalem kağıt alıp aynı şekilde o gün gördüğü rüyayı Fevzi Paşa’ya vermek üzere yazmaya başlıyor.
Yazma işi bittikten sonra birbirine bakıp sevinçle gülümsüyorlar!
Her ikisinin de yazdığını kendi kağıtlarından okuyan Ali Metin her iki kağıtta da şu rüyanın yazılmış olduğunu görüyor:
Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hacı Bayrâm-ı Veli’ye diyor ki:
‘’Mustafa’ya söyle, korkmasın; sonunda zafer onların olacak!’’
Bilindiği gibi, aynı gecede rüyalarında Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hacı Bayram-ı Veli’ye bu sözleri söylerken gören bu iki muzaffer kumandanın o günkü isimleri “Mustafa Kemal” ve “Mustafa Fevzi”dir!
Bu mübarek rüyada Peygamberimizin vermek istediği diğer bir mesaj da Haci Bayram-ı Veli gibi velilerin önemine dikkat çekmektir.
Peygamber efendimiz hadislerinde “Kim beni rüyasında görürse, o kimse uyanık iken beni görür gibidir, rüyası doğrudur. Çünkü şeytan bana benzer bir surete giremez.” ‘Beni rüyasında gören şefaatime nail olacaktır.’’buyurmuştur.

PEYGAMBER EFENDİMİZ ÇANAKKALE’DE SAVAŞMIŞ…

Resûlullah Çanakkale’deki asker evlâtlarının yardımına gitmişti.Onlarla birlikte Çanakkale’de Savaşmıştı…!

Tarihler 1928 yılını göstermektedir. Osmanlının son devir âlimlerinden, ilmi ile amil Alasonyalı Cemal Öğüt Hocaefendi hacca gider. Cumhuriyet yeni kurulmuş, hızlı bir değişim yaşanıyor, Çanakkale savaşının üzerinden de on yılı aşkın bir zaman geçmiştir.
Cemal Öğüt Hoca efendi Mekke’deki vazifesinin tamamladıktan sonra Medine’ye gider. Medine’de her zamankinden fazla kalır. Bu esnada Osmanlı coğrafyasının değişik bölgelerinden gelen hacılarla istişarelerde bulunur. Osmanlı devleti yıkılmıştır, Osmanlı’dan geri kalan toprakların büyük çoğunluğu ya işgal altındadır ya da sömürge durumuna düşmüştür.

Cemal Öğüt Hoca efendi vaktinin çoğunluğunu Mescid–i Nebevî’de geçirir. Bu arada Efendimizin türbesindeki görevlilerle yakınlık hâsıl olur. Hiçbir dünyalık beklemeden, sadece Resûlullah’a sevgi ve muhabbetinden dolayı türbeye hizmet eden bu güzel insan da Cemal Öğüt Hoca efendiye yakınlıkduyar ve güzel bir dostluk kurulmuş olur. Cemal Öğüt Hocaefendi türbedarla yaptığı sohbetlerde bir şey dikkatini çeker. Türbedar Osmanlı devletine son derece bağlıdır, hatta o kadar ki Osmanlı adı geçtiği yerde muhakkak bir hürmet ifadesi belirtisi gösteriyordu. Bu nuranî ihtiyarın Osmanlı’ya bu derece bağlı ve hürmetli olması Cemal Öğüt Hoca efendinin merakımı celbeder, bir gün sorar:
“Sizde Osmanlı’ya karşı derin bir sevgi ve muhabbet görüyorum, bunun özel bir sebebi var mı?” Nurani ihtiyar derin bir düşünceye daldı, kısa süre sonra başını kaldırdı ve şöyle dedi:
“Allah ve Resûl’ünün muhabbeti, Osmanlı’yı sevmemi gerektirir.” Cemal Öğüt Hoca efendi bu açıklamadan pek bir şey anlamaz. Anlamadığı da zaten yüz hatlarından anlaşılmıştır. Türbedar pek fazla bilgi vermek niyetinde değildir, ancak Cemal Öğüt Hoca efendi bir şeylerin olduğunu anlar ve ısrar eder. Nur yüzlü ihtiyar anlatmaya devam eder:
“Osmanlı’yı sevmem için şu anlatacağım hâdise yeter de artar bile.”

1915 senesinde Medine’de başından geçen bir hâdiseyi şöyle anlatır.
1915 yılının hac mevsimi idi. Her hac mevsiminde olduğu gibi, dört bir yandan mü’minler geliyordu, bu gelenlerin içinde Hindistan ulemâsından, âlim, zahit, keşfi açık gerçek bir Allah dostu da bulunuyordu. Bu Allah dostu ile sizinle olduğu gibi yakınlık oluştu, sohbetine katıldık. O kadar güzel sohbetleri oluyordu ki, kendi ağlıyordu, dinleyenleri de ağlatıyordu. O zamanlar Osmanlı’nın çok sıkıntıda olduğu zamanlardı, ehl–i küffar, İslâm’a karşı saldırıya geçmiş, Payitahtta Çanakkale Boğazı’nda büyük savaş oluyordu.

Hindistanlı âlimde bir şey dikkatimi çekmişti, sohbetlerinde ağlıyor, namazlarında ağlıyor, yolda yürürken bile gözünden yaş eksik olmuyordu. Ağlamadığı zamanlar bile devamlı hüzünlü idi. Merakım artıkça artı ve bir gün kendisine bunun sebebini sordum:
“Efendi! Bu mübarek yerdesin, gözün gönlün açılacağı yerde devamlı ağlıyorsun, ağlamadığın zamanlarda yüzünde hüzün var, bunun sebebi, hikmeti nedir?” Beni yayına oturttu, gözlerindeki yaş damlaları daha da hızlanarak akmaya başladı. Sonra yaşlarını sildikten sonra bana dedi ki:
“Ben uzun yılların hasreti ile çok uzaklardan buralara geldim. Ben Kâinatın Efendisi’nin kokusunu, ruhaniyetini Hindistan’dan alırdım. Şimdi buralara geldim, Efendimin kabr–i şerifi başındayım, ama Hindistan’da aldığım feyiz ve nuranîliği burada bulamadım. Bu ne hâldir diye düşünüyorum, acaba bir günah mı işledim, bir suçum mu var? Efendim benim üzerimden himmetini çekti mi? Ya da Efendim, burada değil, burada olsa onu hisseder, onun ruhaniyetinden bereketlenirdim. Bu hâl beni perişan etti… Ağlamamın sebebi budur.”
Türbedar bu Allah dostunu dikkatle dinledi, ancak o da bu işe ne bir yorum getirebildi, ne de bir şey diyebildi. Ancak nur yüzlü türbedarın da kafası karışmıştı. Bu Hindistanlı âlimin, yalan söyleme, abartı yapma gibi bir durumu söz konusunu değildi. Son derece samimî bir hâl içindedir. Hindistanlı âlimin söylediklerine yabancı değildi. Her hac mevsiminde değişik bölgelerden gelen Allah dostları ile karşılaşır, onları Allah Resûlü’nün ruhaniyeti ile nasıl bağlantılar kurduklarını bilirdi. Bu Hindli âlim de onlardan biri idi, türbedarın bunda zerre şüphesi yoktu. Peki, bu âlimin söyledikleri nasıl açıklanacaktı?
Yaşlı türbedar gündüz dinlediklerinin etkisinde kalmıştı, gece yatağına yattığında da kafasındaki soru işaretleri gitmemişti.
Sabah namazına kalkmadan önce türbedar bir rüya görür. Rüyasında Kâinatın Efendisini görür. Nur yüzlü türbedar, edebinden Efendimize bir şey soramaz. Dün yaşananlar aklına gelir, bir şey diyemez. Türbedarın düşüncelerine Kâinatın Efendisi cevap verir:
“O kardeşimin hissettiği doğrudur. Ben her zamanki makamımda değilim, birkaç zamandır Çanakkale’deyim… Çok zor durumda bulunan kardeşlerimi yalnız bırakmaya gönlüm razı olmadı. Onlara yardım ediyorum…”
Hindistanlı âlim, Allah dostunun vaziyeti anlaşılmıştı. Burada akla şöyle bir soru gelebilir: Efendimiz bulunduğu makam itibariyle, bir anda birden çok yerde bulunabilirmi? Elbette, Başta Hızır Aleyhisselâm’ın ve Allah’ın veli kullarının bulunduğu gibi. Keza Türklerin arkasında Abdulkadir Geylani Hazretleri bulunur.

DİN BÜYÜKLERİNİN BAZI SÖZLERİ İLE ÖRTÜŞEN ATATÜRK’ÜN SÖYLEMLERİ
“İlim Çin’de olsa gidip öğreniniz.” Hz.Muhammed
“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.”Mustafa Kemal Atatürk

“Dünyada sevgiye dair ne varsa ben orada varım, savaşa dair ne varsa ben orada yokum.”Hz.Mevlana
“Yurtta Sulh, Cihanda Sulh.”Mustafa Kemal Atatürk

‘’Zaman size uymazsa siz zamana uyun’’Hz.Muhammed
“Evlatlarınızı zamana göre yetiştiriniz.”Hz.Ali
“Milletimi muasır medeniyet seviyesinde görmek isterim.”Mustafa Kemal Atatürk

‘’Şimdi cihad-ı asgar’dan cihad-ı ekbere geldik.(savaştan sonra nefsimiz ile sürekli yaptığımız mücadele)Hz.Muhammed
“Asıl savaşımız şimdi başlıyor,bunun adı cehalettir.”Mustafa Kemal Atatürk


ATATÜRK’ÜN İÇKİ İÇME NEDENİ
Aşırı yoğun çalışan Atatürk günde toplam 3 duble içki içiyordu çünkü kendi deyişiyle içmesinin bir nedeni : “Beynim 24 saat çalışıyor, beni uyutmuyor. Uyumam lazım” derdi.

O Ciddi işler konuşulduğunda kahveden başka bir şey içmezdi. Buhranlı zamanlarda O’nun için sofra-içki yoktu.Korkunç derecede iradesi vardı. Sarhoşluktan hoşlanmazdı.Atatürk’ün akşam sofraları ünlüdür. Birçok günlük ve anı defterinde aşağıdaki ifadeler vardır.Atatürk’ün sofrası bir yemek, içki, eğlence sofrası değil bir nevi akademi, dershane idi. Sofranın karşısında bir karatahta bulunurdu.Sofranın dağılması, görüşülen konunun önemine göre idi.

Bazen sabahlanırdı.Tek eğlence alaturka saz getirip onu dinlemekti. Çoğu zaman gelen sanatçılar bir köşede unutulup geri dönmüşlerdir.Atatürk sofrasına herkesi bir maksatla davet ederdi. Oraya davet şeref sayılırdı.Atatürk bilmediklerini sofralarda bilenlerden öğrenirdi. Bakanlar, milletvekilleri hep o tebeşirli karatahtaya kalkmışlardır.Sofra bir idare yeri değil, dostları ile sohbet ve danışma yeri idi.Aynı zamanda bir imtihan yeri idi. Bir vazifede kullanacağı kişileri söylemeden, hissettirmeden burada yoklardı.Atatürk çalışmalarında; zaman, mekân ve imkân kavramlarıyla ilgili değildi. Başladığı bir işi bitirmeden rahat edemezdi.Az uyurdu. Uykuda geçirdiği zamana acırdı.Nutuk’u hazırlarken 20-30 saat aralıksız çalıştığı olmuştur. Beraber çalıştığı arkadaşları yorgunluktan baygınlık geçirirken kendisi çalışmaya devam etmiştir.Atatürk söylevlerinde şunu açıkça belirtmiştir. “İslam’la birlikte insanlık, dünya yaşamını düzenlemede yararı, zararı kendine ait olmak üzere serbest kılınmıştır.”

“Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda Anlatıyor” Din konusunda Atatürk’ün tam anlamıyla laik olduğu söylenebilir. Kimsenin inancına karışmaz, dindar kişilere saygı gösterir, yobazlara, softalara çok kızar, din kavramının sömürülmesine izin vermezdi.
Cumhuriyetin ilanından sonra din ve devlet işlerini birbirinden ayırınca rahat bir nefes almıştı. Laikliği çevresindekilere aşılamayı başarmıştı. Benim, yanında bulunduğum süre içinde hiç namaz kılmadı. Oruç da tutmadı.

Ramazanlarda içki içer, fakat kadir geceleri sofra bile kurdurtmazdı. Saygısı büyüktü.
Bazen mevlit dinlediği de olurdu. Sofrada Hafız Yaşar Bey’in mevlidini saygıyla dinlerdi.
Mevlidin Miraç bölümünde “Göklere çıktı Mustafa” denince gözleri yaşarırdı. O zaman hemen kolonya götürürdük. İnanışı samimiydi. Bence Allah’a inanıyordu.
Öyle “Allah” derdi ki yalnız kalınca, O’nun gibi kimse diyemez. Herkes çekilip yapayalnız kalınca gökyüzüne bakar, kendi kendine “Allah” derdi. Böyle güzel “Allah” diyen adam yoktur.
Bir yaz akşamı Dolmabahçe Sarayı’nda kadınlı, erkekli otuz kadar çağrılı vardı.

Yemek sona ererken Muayede Salonu’nun büyük kapısının parmaklıkları arasından güneş doğuyordu. Eşine çok az rastlanan muhteşem bir manzaraydı bu.
Atatürk’ün bir işaretiyle manevi kızlarından Nebile Hanım, sandalyesinin üzerine çıktı. İnce endamıyla bir heykeli andırıyordu. Başladı sabah ezanı okumaya. Ahenkli bir ses geniş salonda yankılandı.
Atatürk başını yukarı doğru kaldırmış, kendinden geçmiş bir halde ezanı dinliyordu. Bir an geldi, yanaklarından yaşlar süzülmeye başladı. Atatürk kız kardeşine; “Makbule, Ramazan geliyor, annemize hatim okutmayı ihmal etme.’’ demiştir. O kadar duygusaldı ki “İyi ki çocuğum olmadı” derdi.
Hatasız kul olmaz. Hayatında hiç yalan söylememiş ve günahsız Allah’ın habibi Hz.Muhammed’in bile hataları Kuran’da Abese suresinde arka arkaya ayetlerle sıralanmıştır. Elbette büyük önder Atatürk’ün de tüm insanlar gibi hatalarının yanısıra günahları da olmuştur.
Allah insanları günah işleyip tövbe etmeleri için yarattığını Kuran’da belirtmiştir. ‘’Siz günah işlemeseydiniz hepinizi yok edip günah işleyip tövbe eden başka kullar yaratırdım’’ diye ayet inmiştir.
Dürüst ve adil ülke yöneticilere peygamberlerle aynı makamların cennette verileceği hadislerde bildirilmiştir.

SON SÖZ
Alemlerin Rabbine Kalu Bela’da verdiğimiz o sözü bizimle birlikte veren ve sözünün arkasında olan Atamızı deist,materyalist göstermeye kimse çalışmasın.
Kitabımız Kuran, Hz.Muhammed’in temsilcisi olarak günümüzde rehberimiz ise Taliban’lar değil, Mevlana-Hacı Bektaşi Veli-Hacı Bayramı Veli ve Yunus gibi velilerdir.
TÜRK ulusunun 70 yıl önce kaybettiği Ata’yı bugün, özlemle, sevgiyle, şükranla anıyoruz.
“Hamdolsun” ki, Allah bizlere bu coğrafyada diktatörlüğü benimsemeyip muasır batı ülkelerini örnek alarak Cumhuriyeti kuran, zaferden zafere koşan böyle bir lideri nasip etti.
Atatürk’ümüz ve şehitlerimiz için dualarımızı eksik etmeyelim. Alemlerin Rabbi Allah, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere bütün şehitlerimize çokça rahmet eylesin.

 

2008-11-13
Haber Arşivi
Turizm Haberleri

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL