Güncel

AYÇA İLE KEŞF İ ALEM: İLK DURAK BOZCAADA

AYÇA İLE KEŞF İ ALEM: İLK DURAK BOZCAADA

Ayça Çiftçibaşı yazılarıyla turizmhaberleri.com’da..
Keşf-i alem köşesini okurken hem yeni yerler keşfedeceksiniz hem de hayata dair ilginç detaylar yakalayacaksınız. HOŞGELDİN AYÇA..!

iŞTE AYÇA’NIN KALEMİNDEN, SAMİMİ, SADE, KEYİFLİ, ALIP GÖTÜREN, KOŞTURAN VE HEVESLENDİREN, HEREDOT’UN MEŞHUR SÖZÜ İLE BAŞLAYAN BOZCAADA…(iyi keşifler.!)

“Tanrı insanları uzun ömürlü olsunlar diye Bozcaada’yı yaratmış.”Heredot

Tarihe, yani kişisel tarihime geçecek bir yolculuk…Sonunda, yaklaşık 4-5 kez biletlerim olmayacak sebeplerden dolayı yandıktan, her seferinde son anda bir sınav/iş/yolculuk ortaya çıkıp ertelendikten sonra şu meşhur Bozcaada’ya doğru yola çıktık…Bu kadar çok deneyip olmayınca zorlamayı bıraktım ben de, vardır bir keramet, kendini bu kadar naza çektiğine göre bu ada hayatımı değiştirecek herhalde dedim…

Saat 08:53, 30.942 km’de arabamız. Hala araba kullanamadığım için en sevdiğim şey olan arka koltuğa oturup pencereden, yolları, ağaçları, trenleri, insanları, köyleri, tabelaları izliyorum…“Atça is the Paris of Turkey”, “Örnek Köy: İmam Köy” gibi bizi gülümseten tabelaları geçiyoruz.

Yolda gazeteyi açıyorum, evrenin bana işaretler gönderdiğine inanıyorum ya, sanki gizli bir güç buna inanmama devam etmem için bana yeni oyunlar oynuyor. Gazeteyi açıyorum ve burcumu okuyorum: “Bugün, uzun süredir gitmeyi arzuladığınız yollara gidebilirsiniz. Kendinizle ilgili yeni keşifler içinde olabilirsiniz.” yazıyor…

Saat 20:07, 31.699 km’deyiz…İşte beni heyecanlandıran tabela: “Bozcaada – 4 km.”

Adaya ilk varışımız gece feribotuyla oluyor. Uzaktan belli belirsiz ışıklarnı görüyorum sadece, yine de nefesimi tutmuş bekliyorum, bakalım hiç görmesem de özlediğim ada neye benziyormuş..¿

Hemen gidip pansiyonumuza yerleşiyoruz. Etraf çok karanlık. Çok sessiz. Çok huzurlu. Bahçemizde cırcır böcekleri ötüyor. Mis gibi deniz kokusu burnumuzda…Adada beni bekleyen arkadaşlarımla buluşmak üzere, iskeleden çıkar çıkmaz tam solunuzda kalan, sanki size adalıların dostça “hoşgeldin”ini sunmak için orada olan “Polente”ye gidiyoruz. İki katlı, her yeri bembeyaz, pencere pervazları ise masmavi, minicik bir barı, önünde ise tahta iskemleleri…Herkes birbiriyle sohbet ediyor, şaraplar açılmış, arkada Coldplay çalıyor…Yolculuğun tüm yorgunluğu üzerimizden akıp gidiyor…

Ertesi gün, bir Pazartesi sabahına uyanıyoruz. Mis gibi bir hava, bahçeye çıkınca bakıyoruz kahvaltı çoktan hazır. Pansiyonun bahçesinden istediğimiz zaman sebze ve meyve toplayacağımızı söylerek büyük bir hata yapıyorlar, zira o andan sonra kaldığımız birkaç gün içinde sanırım sezonluk hasatı yapıyoruz!!

Ezine peynirleri, mis kokulu zeytinyağları ve taptaze domateslerin yanı sıra adanın alameti farikalarından olan domates reçeli ve gelincik reçeliyle kendimize bir ziyafet çekiyoruz. Keyif çayımıza sıra gelince kafamı kaldırıp etrafıma bakıyorum; elma ağaçları, güller, üzümler arasında, hafif hafif esen bir poyraz eşliğinde oturuyoruz…Pazartesi sendromu hayatım boyunca böyle olsa keşke diyorum kendime…(Sanırım Pazartesileri keyifle güne uyanmalarım o andan itibaren başlıyor…) Tabii hafif esen poyraz biraz daha kendini gösterince kendimize kızıyoruz, Antalyalı günebakanlar olmaya alışmışız ya, şort ve tişörtlerin ada poyrazı yanında oldukça hafif kalacağını fark ediyoruz.

Kaldığımız yer olan Poyraz Pansiyon’un sahibi Rıza’nın verdiği haritaya şöyle bir göz atıyoruz. “Bozcaada, nam-ı diğer Tenedos, adını denizler tanrısı Poseidon’un torunu Tenes’den alan ve Heredot’a göre 4.000 yıllık bir yerleşim merkezi olan ada, mitolojide olduğu kadar tarihin her devrinde önemli roller oynamış, farklı uygarlıkların kültürlerine şahit olmuş. Değişik isimlerden sonra ’boz renkli’ anlamındaki ismini alan Bozcaada üzüm bağları, şarapları, benzersiz koyları ve dört mevsim esen serinletici rüzgarlarıyla ünlüdür.” diyor. Biz de o koyları ve bağları keşfetmek için yola çıkıyoruz. Arabayla gelmemiz iyi olmuş, zira bence adanın her yanı ayrı güzellikteki yerlerini doyasıya keşfedebilmek, dileyince saatlerce durup izlemek için bence araba veya dayanıklı olanlar için bisiklet şart.

Sırasıyla Tuzburnu Plajı, Akvaryum Koyu, Ayazma Plajı, Sulubahçe ve Habbele’yi dolaşıyoruz. Ayazma Plajı adanın en ünlü plajı olsa da bana çok kalabalık geliyor. Yine de Koreli’de bir öğle yemeği molası verip Ege’nin adını bile sayamayacağım şahane otlarının tadına bakıyoruz. Sonra denize girmeye karar verince resmen şok geçiriyoruz. Daha doğrusu vücudumuz adanın dondurucu denizinde şoklanıyor, yine de tüm hücrelerimizin nefes aldığını hissediyoruz. (Daha doğrusu sanırım sadece ben böyle hissediyorum zira diğerleri hemen sudan çıkıyorlar!!) Adanın sanki her şeyi çok yumuşak ya, suyu da öylesine tatlı, hele ki Akdeniz’den sonra.

Akşamüstü bence adanın en şahane şarabı olan Çamlıbağ-Merlot’dan iki şişe alıp Polente Feneri tarafındaki rüzgar güllerinde günbatımını izelemeye gidiyoruz. Bu güller sayesinde binlerce ağacın kesilmekten kurtulduğuna, yapım esnasında doğal yapıya uyumlu renkler kullanılmasına özen gösterildiğine dikkat çeken bir tabela çıkıyor karşımıza. Tarifi mümkün değil. O kadar ihtişamlılar ki… O kadar küçücüğüz ki… Bu kadar mekanik şeylerin nasıl bu kadar romantik, bu kadar huzurlu olduğunu anlayamıyorum ama nutkum tutuluyor. Güneş yavaşça kızıla dönüyor, denizin içinde kayboluyor, duyabildiğimiz tek ses rüzgar güllerinin sessizce dönüşü…Rüzgar güllerinin arkasındaki kum tepelerinde çocuklar gibi yuvarlanıp duruyoruz. Ömrümün en aylak, en keyifli, en tembel günlerinden birini geçiriyorum, saçlarımda kumlar benimle geri dönüyor.

Ertesi gün meşhur Çınaraltı kahvesinde sayamadığımız saatler geçiriyoruz. Adanın nabzı burada atıyor galiba. Yeni gelenler, veda edenler, adalılar, sonradan adalı olanlar…Hepsi buraya uğrayıp geçiyor. Şahane bir ev limonatası içip muhteşem zeytinyağı-ezine peyniri-domates-kekik dörtlüsünü birleştiren ada tostuna yumuluyoruz. Sonrasında ise gazete keyfimize eşlik eden sakızlı Türk kahvesi, yanındaysa beni kalbimden vuran nane likörü ve çikolata…

Karnımız yine (!) acıkınca, bu sefer de çiğbörek ve patlıcanlı böreğin tadına bakıyoruz. Sonra ada müzesini görmeye gidiyoruz. M. Hakan Gürüney’in kişisel girişimleriyle, bir nevi adanın kültürel ve tarihi belleğini oluşturmak amaçlı kurulmuş müze iki katlı, restore edilmiş eski bir ada evi. Alt katında adalıların eski yaşamını betimlemek için eski eşyalar derlenmiş; doktor, terzi, kasap, meyhaneci…Zihnimde biraz daha canlanıyor adada Rumlarla Türklerin huzur içinde birarada yaşadığı zamanlar. Artık adada çok az Rum ailesi kaldığı için maalesef onlarla tanışamıyoruz.

Akşamüstü yine Merlot şarabımızı ve yanında ikram ettikleri peynirimizi alıp Tuzburnu Feneri’ne gidiyoruz. Yolda peynirimizin yanına kekik ve bağlardan üzüm topluyoruz, bir de Müzeyyen Senar açınca sanırım günbatımıyla ömrümüze ömür katıyoruz…

Akşam yemeğimizi maviye boyanmış küçük pencereleri, pencerelerden taşan petunya ve ortancalarıyla bizi kendine çeken Lodos’ta yemeye karar veriyoruz ve çok pişman oluyoruz. Zira burada bir kez kavun çekirdekli roka salatası, kabak çiçeği dolması, zerdeçallı semizotu ve keçi peynirli salatalarını yedikten sonra o tatlar bir daha peşinizi bırakmıyor…

Adadaki son günümüzde çok da revaçta olmayan Pozraz Plajı’na gidiyoruz ama ben asıl buraya bayılıyorum. Minicik taşlardan oluşan plajında biraz daha dikkatli bakınca taşlar arasında milyonlarca minyatür deniz kabuğu olduğunu fark ediyoruz. Her biri diğerinden farklı, tek tek elle işlenmiş gibi…Doğanın mucizesi beni yine kendine hayran bırakıyor…Denizde yüzerken balıklar ve diğer canlılar size eşlik ediyor, plajın çakıltaşlarından birazını torbamıza dolduruyoruz, geri döndüğümüzde bize hep bu adanın mucizelerini hatırlatsın diye…

Adanın sokaklarında yürüyoruz uzun uzun, yolumuza çıkan güzel sürprizlerden bir diğeri olan Çiçek Fırın’ın leziz otlu poğaçaların sırrını sorduğumuzda “İşinizi aşkla yaparsanız dokunduğunuz her şey güzel olur” diyen sahibesi bize iyi yolculuklar diliyor…Adaya veda etmek kolay olmuyor ama yeniden döneceğimi biliyorum. Çünkü kalbimin bir parçasını adada bırakıyorum.

Bu yüzden adaya daha sonra tekrar gidiyorum, defalarca…Bu yazıya bile sığamayacak kadar güzel, hemen kendini açık etmeyen, her an, her yerinde yepyeni keyifler barındıran bir yer Bozcaada, ada’m…O yüzden nefis balıkları, sonraki gidişimizde kaldığımız ve kimbilir daha kaç kez kalacağımız Özcan Hanım’ın “Rengigül Konukevi”, orada yaptığımız taptaze muhteşem kahvaltılar, keyifli sohbetler, fondaki müzikler, Ayazma Manastırı, Göztepe’den ada seyri, bağevleri, şarap fabrikaları, bağbozumları, kargaları ve birbirinden efe kedileri, “Fuska”, Ada kalesi, Kaktüs’ün önündeki “Dilek Sandalyesi”, ada zeytinleri, rum evleri…Bir başka sefere anlatılmayı bekliyor…

Aslında birkaç yıl önce adayla ilk tanıştığım zamanlarda not aldıklarımın derlemesi olan bu yazı ise, buradaki ilk köşemde ada bana uğur getirsin diye kaleme alınmış bulunuluyor…

Gezi yazıları olsun diye planladığımız bu köşe ise sanırım zamanla “keşif yazıları” olarak evrilecek; kimi zaman gezilerle, kimi zamansa hayata dair keşiflerle, aklıma takılanlarla ilgili olacak…

Nasıl Gidilir¿
Adaya gitmek için Çanakkale üzerinden Geyikli İskelesi’nden kalkan feribota binmeniz gerekiyor. Saatler yaz ve kış tarifesine göre değiştiği için, en güncel bilgiye www.gestasdenizulasim.com.tr adresinden ulaşabilirsiniz. Önemli hatırlatma, özellikle bayram tatillerinde yoğunluk olduğu için ada dönüşünde feribota önceden rezervasyon yaptırmayı unutmayın, aksi takdirde yer kalmayabiliyor.

Not: Adanın en keyifli zamanlarından olan ve genellikle Eylül ayının ilk haftasında düzenlenen bağbozumu festivali adayı görmek için ideal bir zaman…

Nerede Kalınır¿
Benim favorilerim Rengigül Konukevi: +90 286 697 81 71, Aliki Konukevi: +90 286 697 05 54, Bozcaada Biz Evleri +90 286 697 05 86

Bozcaada konusunda her türlü bilgi için www.bozcaadarehberi.com ’da keyifli bir site…



 

2010-04-14
Haber Arşivi
Turizm Haberleri

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL