Güncel

Aytaç Kurtuba yazıyor: Lübnan Hikayesi

Aytaç Kurtuba yazıyor: Lübnan Hikayesi

Yazarımız Aytaç Kurtuba, lübnan izlenimlerini kendine has üslubu ile öykü tadında aktarıyor. 6 bölümlük dizinin ilkini bir solukta okuyacaksınız…

AYTAÇ KURTUBA- MERSİN
Gezi Yazarı

LÜBNAN HİKAYESİ-1

Efendim, hanginizin yaşadığı beldeden üç ayrı ülkeye birden feribot kalkıyor ¿…Cevaplarınızı almadan kendi sorduğum soruya parmak kaldırıyorum;
– söyle evladım,
– öğretmenim!… TAŞUCU 🙂

Evet bizim beldeden, Lübnan’a, Suriye’ye ve Kıbrıs’a deniz yoluyla gidip seyahat edebiliyorsunuz. Daha önce ikişer defa Kıbrıs ve Suriye’ye gitmişliğim var ama Lübnan ilk oluyor. Bundan yaklaşık 16 sene evvel ülkenin kuzeyinden güneye, yani Taşucu’na taşınıp yerleştiğimde, henüz internet çok yaygın değilken, müzik dinlemek için radyolarımız hep açıktı. Şimdi size bir soru daha, hanginizin yaşadığı beldede Türkçe, Yunanca ve Arapça şarkıları dinleyebileceğiniz radyo kanalları çekiyor, müsaadenizle ben yine parmak kaldırayım, Taşucu 🙂

Efendim burası, el değmemiş Yörük Türkmen kültürünün hakim olduğu bir belde, amma ve lakin, eğer komşulara kulak kabartmaya da meraklıysanız, burası aynı zamanda oralara kültürel anlamda köprü olabilecek de bir yer. Ne kadar şanslı olduğumu sanırım yeterince anlatabildim 🙂 Lafı çok uzattım biliyorum kısa keseceğim dememe bakmayınız lütfen, daha yazıp anlatacaklarım var. Benim yıllar önce Taşucu’na gelişimle birlikte, Yunanca ve Arapça şarkılar ile tanışmam da başlamış oldu.

Bir gün Radyo Sawa adında bir uzun dalga radyo kanalına müptela oldum, çünkü arada bir çok hoşuma giden bir şarkı çalıyordu, onu bekliyordum hep, ha şimdi çıktı çıkacak, yine dinleyeceğim diye. Bir de kasetler vardı biliyorsunuz. Eğer müzik çalarınız yetenekliyse radyo kanalını aynı anda teybe kaydedip, daha sonra sevdiğiniz şarkıları çok kötü kalitede de olsa dinleyebiliyordunuz. Nerelerden nerelere gelmişiz hesap edin şimdi. İşte o şarkının adıydı ’Ayshaalek’. Allah’ım bu nasıl bir ses, bu nasıl bir müzik ve ritimdi öyle. Sonra haritaya şöyle bi baktım, bu şarkıyı söyleyen kadın olsa olsa Mısır’dadır dedim ben şaşkın, ve artık ilk fırsatı değerlendirip oraya gitmeliydim, yaşasın! İlk tek başıma yurt dışı seyahatime çıkacaktım artık yaşım 23 iken. Tabi maksat hem gezmek hem o şarkıyı söyleyeni bulabilmek Mısır’cığın içinde. Yani eğer ben, benim çocuğum olsaydım, aklından zorun mu var yavrum derdim, o akılda akılsızlığım.

Gittim geldim, ama öğrendim ki orada değilmiş, sanki bi odaya girip çıktım da bir bakındım içeride yok. Yahu koca Mısır bu, Türkiye’den daha geniş toprağa ve nüfusa sahip, coğrafya cahili de değilim ama nasıl böyle cahilce düşünüp bindim o uçağa, şimdi bilemiyorum. Neyse işte, o şarkıcı Lübnan’da yaşıyormuş. Adı da Elissa’ymış. Say ki yıllar geçsin de Lübnan’a gidip geliver bi çırpıda. Lübnan dediğimiz yer de Gürcistan, Bulgaristan kadar dibimizde olan bi yer, ama onlar kadar büyük değil. Ben diyeyim yarım porsiyon Konya, tam porsiyon İzmir , öyle küçük bir ülke. Aslında dağılan Osmanlı topraklarını iki nokta arasına gerdikleri iple dümdüz çizen, bazen çizerken sendeleyip şaşıran Fransız ve İngiliz icadı diyebiliriz bu ülkelere. Bunu o ülkelere saygısızlık olarak anlamayalım, elbette harika insanları olan muhteşem güzellikleri olan topraklar. Lakin halkın hemen tamamına yakını Arap olduğu için, biz düz bir mantıkla ne gerek var bu kadar sınıra durun bir arada diyebileceğimiz ülkeler bunlar. Fakat Lübnan küçük olmasına rağmen biraz istisna. İnsanların tamamı Arapça konuşmasına rağmen din ve mezhep çeşitliliğinden dolayı yer üstü akvaryumu diyebiliriz buraya.

Eğer bu zamana kadar merak edip kulak kabarttıysanız, Lübnan denildiğinde bir çok gezginin ağzından Feyruz’u duymuşsunuzdur. Elbette o hala yaşayan bir efsane. Hatta ben de çok severim Lübnanlılar gibi ama sanırım geleceğin Feyruz’u da Elissa olacak, bunu not edelim defterlerimize 🙂 Ben bu kadar sevip övdükten sonra çıt gelmesin kimseden 🙂 Bu arada insanlar, Feyruz’u daha çok sabah dinlenen bir ses olarak kabul ediyorlarmış, not alın.

Bu saflığımın, yani Elissa Mısır’da diye gidip eli boş dönüşümün üzerinden belki on yıldan fazla bir süre geçti. Birçok ülkeye, şehre gidip geldim, ama hala bir türlü aklımın bi köşesine kazınan şu dibimizdeki Lübnan’a gidememiştim. Biliyorsunuz, özellikle 2006 da İsrail’in Lübnan saldırısından ve 2011 Suriye karışıklığından beri bir türlü oralar için güvenilir kelimesi kullanılamadı. Öncesinde de ne yazık ki trajik bir Irak gerçeği de mevcutken. Bu tür konulara pek değinmiyorum aslında, acıları tazelememek için ama konu oradan geçerken, bi bahsetmek gerekti kısaca. Ruhunuz sizi bir yerlere çağırırken oraların içinin kan ağladığını bilmek gerçekten üzücü. Kaç defa gideyim diye adım atmışken geri çekilmek durumunda kalmıştım bunlardan dolayı Lübnan’a.

Ama artık ’yeter’ dedim. Sordum ya size; hanginizin yaşadığı küçük bir kasabadan üç ülkeye gemi yolculuğu yapılabiliyor diye. Bunu değerlendirmem lazım efendim, duramadım artık ben buralarda 🙂 Gitmeden evvel hazırlıktayım… 2008 yılında Amerika’dan getirttiğim çok amatör ama çok emektar Olympus fotoğraf makinemi yeni fakat ikinci el bi şans satın aldığım Panasonic ile yeniledim, iyi bir sırt çantası için 350 lira para ödedim hem de kiremit rengi çok güzel 🙂 Çantanın içini Silifke ve çevresini tanıtan kitapçıklar haritalar buzdolabı magnetleri ile doldurdum. Düşünün ki yerli noel baba Lübnan’ı ziyaret edecek o misal. Ha bir de oradakilere Nutella’ya rakip markamız Sarelle götürdüm 6 kavanoz. Adamlar bizim fındığımızla çikolata yapıp ta Alamanyalardan gelip raflarımıza diziyorlar marketlerde, yerli malı yurdun malı Sarelle’yi Lübnan’da herkes tatlamalı 😉 Param çok yoktu ama olanına da kıydım artık, ne yapayım canım sağolsun değil mi 🙂 Şu internet alemi her eve girdiğinden beri en sosyal mecramız facebook biliyorsunuz. Ben de söylediğim birçok yabancı dilde şarkıyı buradan da paylaşıyorum ki böylece Lübnan’da hatırı sayılır miktarda sanal da olsa arkadaş edinmiştim bu zamana kadar.

Şimdi gidip onları göreceğim, yani biraz artist edasıyla. İçinde savaştan kaçıp Taşucu’na yerleşen Suriye muhaciri de olan arkadaşlarım, beni gece yarısı Lübnan gemisine bindirdiler artık. Gemi dediğim Üsküdar Eminönü arabalı vapurunun az büyüğü desem, aklınızda ebatları hesaplayıp tamam bizim bildiğimiz gemiymiş dersiniz. Hem yolcu hem de araç alıyor yani, araç dediğim de tır daha çok. Tırların gemiye binmesi oldukça uzun sürdüğü için akşam 8’de hareket edecek gemi, gecenin üçünde ancak limandan ayrılabildi (10 kasım 2014 pazartesini salıya bağlayan gece). Firmamız Akgünler çalışanlarına buradan güzel arkadaşlıkları için çok teşekkür etmek istiyorum müsadenizle.

Efendim Taşucu’ndan Tripoli’ye yolculuk yaklaşık olarak 12 saat sürüyor. Gidiş geliş bilet ücreti ise 300 tl (150 dolar). Gemide kamaralar var, seyahatiniz boyunca kamaradaki ranzada yatıp duşunuzu alabilirsiniz, oldukça konforlu yani, fakat kamaralar ayrıca ücrete tabi. Normalde akşam sekizde hareket etmesi gereken gemi çok geç denize açıldığı için sabah sekizde değil de akşama doğru 3 gibi ancak Tripoli’ye vardık. Salı sabahı kamarada uyanıp dışarıya çıktığımda bol bol denizdeki boşluğu seyretmek için vaktim oldu bu gecikmeden dolayı.

Gemide bir çok insanla tanışıp sohbet de ettim. İki genç vardı Kobanili, Arapça adı ile Aynel Arablı. Oradan kaçıp Türkiye’ye gelmişler, bizden de Lübnan’a gidiyorlardı iş için. Çok politik konulara girmeden yazayım yine; ne kendileri adına hareket eden örgütten ne yıkılmakta olan devletlerinin liderinden ne de bizim liderimizden namemnun ifadede bulundular giderken yaptığımız sohbette, ancak on günlük Lübnan seyahatimden sonra aynı gemi ile döndüğümde aynı arkadaş yine aynı gemi ile Türkiye’ye dönüyordu. Bu kez fikirleri olumlu anlamda biraz değişmişti ülkemizden yana.

En basit nedeni, biz Tripoli’ye vardığımızda bir saatlik incelemeden sonra gemiden inmiştik, ama onları 10 saat kadar gemide beklettikten sonra ülkeye kabul etmişlerdi ve beklediği işi de Lübnan’da bulamamış geri dönüyordu mecburen. Bunu daha başka Suriyeli arkadaşlardan da işitmiştim. Zamanında Lübnan savaşı başladığında binlerce Lübnanlı Suriye’ye gidip orada ki akraba ve arkadaşlarına misafir olmuşlar aylarca. Suriyeliler, gerek Lübnanlı gerekse Körfez Savaşı yıllarında Iraklıları evlerinin içine kabul edip birlikte yaşamışlar uzun süre. Suriyelilerin onlara yaptıkları yardımları maalesef Lübnanlılar yıllar sonra, onlara insanlık anlamında geri ödememişler, onların söylediği. İşte Kobanili genç arkadaşın da kırıldığı nokta bu sanırım.

Gerçi bu mülteci memnuniyetsizliği ülkemizde de var ne yazık ki. Savaş dolayısı ile yurtlarından kaçan insanlara, ekmeğimizi bölüşmek zorunda kalıyoruz gözüyle bakıp ülkelerimizde istememek kesinlikle insani değil. Hani derler ya ’övünmek gibi olmasın’ , geçiyorum bunları artık, neden derseniz herkes kabalıkta sınır tanımıyorsa ben de insanlık adına ne yaptığımı buraya yazmak istiyorum. Zamanında Türkmenistan’dan gelen bir grup işçi arkadaşla yaşadığım beldede nasıl ilgilendiysem, aynı şekilde ve fazlasıyla, daha sonra Ermeni arkadaşım ve ailesiyle, Arap arkadaşlarımla da ilgilendim. Bundan gurur duyuyorum, ama insanlık adına. Çünkü günümüzde, düşeni hor görüp hakir bakmak, birbirimize komşu milletler olup da düşman olarak görmek çok revaçta biliyorsunuz, ben bunların hepsini topyekun reddediyorum.

Bana düşmalık öğretmeyin kardeşim, insanlıktan insanlığınızdan haber verin. Olan olmuş geçmişte, geleceğe kürek kürek taşımayın artık şu gemişi. Ben sildim tüm bunları çok şükür. Hem Müslüman olacaksın, hutbede Müslüman Müslüman’ın kardeşidir derken hoca, amin diyeceksin, camiden çıkınca yolda sokakta bir Suriyeli gördüğünde burun kıvıracaksın, hadi oradan! Bir tek Müslüman’a değil herkese insanlık ne ise o şekilde yaklaşmak gerekiyor. Eğer insanlar yaptıkları seviyesizlikleri terbiyesizlikleri oraya buraya yazıp övünüyorlarsa, beni yanlış anlamak isteyenler övündüğümü düşünmekte serbestler. Biraz kendimden emin bir şeyler yazdım sanırım, o ne özgüven o 🙂
Neyse, evet dediğim gibi yaptıklarımın arkasındayım, çünkü benim tanrım Allah, başka birilerinin daha fazla önemsediği diğer konular yada varlıklar tanrım değil hamd olsun.

İşte o bakımdan Lübnan’a giderken herkesi ayrı ayrı ama aynı seveceğim bir ruhla bindim bu gemiye 😉 Eğer bu yazıyı okuyorsanız Lübnan hakkında kısaca şunu söyleyebilirim ki hemen hemen yaşadığım Mersin ili kadar toprağa sahip bir ülke burası. Nüfusu ise 3-4 milyon deniliyor. Kıyı boyunca aralıksız, birbirine hemen hemen bitişik kasabalar ve şehirlerle dolu burası. Kıyıdan hemen 3 -5 km kadar içeride oldukça yüksek tepeler dağlar başlıyor. Yani yirmi dakikada, yaz sıcağından yayla serinliğine çıkılabilen, yayla havasını solurken ayağınızın altında görünen denizi seyredebileceğiniz, hem kıyı hem dağ ülkesi burası. Lübnan’a giderken, gemi yolculuğu sonuna doğru solumuzda bir ara sıra dağlar göründü. Bu gördüklerimiz muhtemelen Suriye kıyılarıydı, ama Suriye’nin kıyı kentleri Lazkiye (Lattakia) ve Tartus’u çıplak gözle görmek olanaksız olsa gerek bu mesafeden. Sonra gözden kaybolan kara, bu kez sağda belirip göründü … Demek ki uluslararası sularda, gemi güneye doğru fazlasıyla gittikten sonra, kuzeye doğru geri dönerek Tripoli’ye yanaşıyormuş. Tripoli’de geminin yanaştığı yere El-Mina deniliyor. Ben gemiden inmeden önce bu gördüğüm kenti Tripoli sanmıştım, meğerse El-Mina liman demekmiş, yani Tripoli daha güneyde kalıyormuş buradan.

Lübnan ile vize sorunumuz yok haberiniz olsun, ne zaman isterseniz pasaportunuz cebinizdeyse gidebilirsiniz. Lakin o rahatlıkla pasaportu uzattığımda, burada kalacağım adresi vermemi istediler limandaki polisler. Nedense gemiden inip, buraya turist olarak geldim dediğinizde bir tuhaflarına gidiyor adamların. Facebook’ta yaklaşık 5 senedir arkadaşım olan Sarah, yola çıkmadan önce, limana indiğimde onu aramamı istemişti yardımcı olmak için. Hatta evlerinde misafir etmek istediğini de söylemişti. Ben de nezaketen davet ettiğini düşünerek yola çıkmadan önce hem Tripoli’de hem de Beyrut’ta kalabileceğim en ucuz pansiyonları, oraya buraya sormuş öğrenmiştim. Saat 5:30’ u gösterdiğinde, Tripoli’nin liman mahallesi El-Mina’da akşam ezanı okunurken ancak limandan çıkabildim ve çıkar çıkmaz arkadaşım Sarah ve nişanlısı Bilal’i aradım. Beni arabaları ile almak için oraya kadar geldiler. Şehir çoktan karanlığa bürünmüş ışıklarla süslenmişti. Kısa bir şehir yolculuğun ardından Tripoli’ye vardık ve evlerine çıktık.


Oturdukları daire oldukça eski bir apartmanda. Merdivenler çok geniş, her katta 3 daire kapısı yan yana. Ortadakini tıkladık kapı açıldı. İçerisi oldukça kalabalık, beni görünce herkes sanki yıllardır tanıdıkları ve çok özledikleri biri gelmiş gibi sarılıp hal hatır ettiler. Çok şaşırdım tabi bu ilgiye ve sıcaklığa. Evin içinde nostaljik görünen ancak yeni olan eşyalar çok hoştu doğrusu.

Anne Samira, kapalı bir bayan uzun elbiseleri ile. Ama bir şakacı bir konuşkan ki anlatamam. Konuşurken eli kolu yüzündeki mimikleri öyle güzel oynuyor ki kolundan tutup bir dizi setine koysanız inanın bir çok aktriste taş çıkartır. Ben daha önce alelade izlediğim bazı Arap kanallarında, onların Yeşilçam filmlerine rast gelmiş, anlamasam da seyretmiştim. O filmlerdeki oyuncuların bize göre abartılı mimik ve el kol hareketleri, gırtlaktan gelen inanılmaz zor sesleri, hepsi aslında taklit edilmesi zor birer kabiliyetti. İşte o kabiliyete sahip olamayanlar Arap sinemasında yer bulamıyorlar diyeceğim size, ama eksik kalacak, o kabiliyete sahip olamayanlar kolu komşu sohbetlerinden de eleniyor olsa gerekler, çünkü misafir olduğum bu evde ki Samira mama o kabiliyette 🙂

Bu onun samimiyetsiz olduğu anlamına gelmesin, bilakis o kadar içten o kadar samimiydi ki. Samira annenin üç kızından biriydi arkadaşım Sarah. İki çocuğu var, ancak eşinden ayrılmış, şimdi ise Bilal adında sempatik bir genç ile nişanlılar. Eve kazık kadar bir erkek gelmiş Türkiye’den, hem de yatılı misafir, ama hiç kimse rahatsız olmadı benden. Neden, çünkü ben de sempatiğim canım 🙂 Bilal’den başka evde bir enişte daha var. O da Sarah’ın kız kardeşi Mayssa’yı çocukluğundan beri sevdiği için dinini değiştirip Müslüman olmuş bir Ermeni. 100 yıl önceki o talihsiz tarihten önce Adanalılarmış kendileri. Çok fazla konuşmuyor ve çok fazla gülmüyordu ama hani her evin sessiz kahramanları olur ya, hep bi adım geride ama her işe koşan her omuza yaslanan, işte Mishu da öyle bir adamdı bu evin içinde. Sessiz bir okyanus gibiydi, bunu hissedebiliyordunuz yanındayken. Ve Mayssa ile Mishu’nun meyvesi Juju yani Cevat, şirin mi şirin sarışın bir çocuk maşaallah. Cevat ne demek biliyor musun diye sordular bana, ben de hayır ama Türkler de bu ismi kullanıyor dedim. Efendim Cevat, at kullanan mı diyeyim at süren mi diyeyim işte o işi yapan adama deniliyormuş Arapça’da 🙂 Biraz araba süren adam gibi oldu bu ifade ama şimdi bilemedim nasıl anlatacağımı size, idare edin lütfen…

İşte bu Arap ailenin evinde bu gece konuk oldum. Ev iki oda bir salon. Ev kalabalık olduğu için, bana, salonda bir çekyat var, orada yatar mısın, dediler. Ben de, tam olarak boyuma göre olmasa da elbette dedim, sağ olsunlar düşünmüşler beni alıp evlerine getirmiş misafir etmişler, olmaz bana şu yatağı verin diyebilir miyim hiç. Amenna. Lübnan’a vardığım o akşam, Samira anne öyle güzel yemekler yapmış ki çeşit çeşit. Karnınızı, sadece her yemeğin tadına bakarak da doyurabilirdiniz bu sofrada.


Ha bir de Türkiye’den biri gelecek denilince bir kaç komşu da eve gelmişti. Bizim diziler Lübnan’da da çok seyredildiği için meşhur biriymişim gibi bir ilgi var bana da 🙂 Allah razı olsun hepsinden. Burada evlere hep ayakkabıyla giriliyor bu arada 🙂 Yerlerde halı yok genellikle. Çünkü hava Türkiye’ye göre sıcak, burada bulunduğum süre içinde genellikle kısa kollu gezindim dışarıda. Ayrıca evde küçük bir çocuk olmasına rağmen içeride herkes sigara içiyor. Konuk olduğum aileyi bu konuda kibarca uyardım ama onlar için bir alışkanlık olmuş artık bu. Belki de eskiden bizde de böyleydi ama yaşımızdan dolayı tanık olamadık yada hatırlamıyoruz sigara dumanı altında geçen günlerimizi 🙂

Size bir detay daha yazayım, burada elektriğe kahraba diyorlar, elektrik idaresine de Şirket-il Kahraba. Anlatacağım şey bu isim değil sadece. Burada her dört ya da altı saatte bir elektrik kesiliyormuş. Kesilince de bir kaç dakika sonra tekrar geliyor… Ama bu gelen başka elektrik. Yani bir devletin sağladığı elektrik var, bir de elektrik üreten gemilerden alınan özel şirketin elektriği. Eğer maddi durumunuz iyiyse bu özel elektriği de evinize bağlatabiliyorsunuz. Anlayacağınız ay sonu iki farklı elektrik faturası ödüyorlar. Daha detayı var ama konu benim bildiğim elektrik terimleri ile ifade edileceği için siz belki anlamazsınız diye bu tuhaflığı burada noktalayayım 🙂 Yani demem o ki eğer kaldığınız evde özel şirket elektriği yoksa gece 12 den önce elektrik kesilmeden tüm işlerinizi bitirip yatmaya hazır olmalısınız. Bu kadar detayı öğrenip şaşırdıktan sonra o saatte uyudum ben de herkesle birlikte…

DEVAM EDECEK..

 

2015-06-19
Haber Arşivi
Turizm Haberleri

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL