Güncel

Korona günlerinin hayali Deniz ve Yelken….

Evimizden çok uzaklara gitme istediğiyle kıvrandığımız, büyük bir iştahla tatil hayalleri kurduğumuz şu Korona günlerinde yazarımız Olay Salcan anlatımı ve büyüleyici  fotoğraflarıyla  muhteşem bir mavi yolculuğa çıkarıyor bizleri. Keyifli okumalar..

Korona günlerinin hayali Deniz ve Yelken….

Evimizden çok uzaklara gitme istediğiyle kıvrandığımız, büyük bir iştahla tatil hayalleri kurduğumuz şu Korona günlerinde yazarımız Olay Salcan anlatımı ve büyüleyici  fotoğraflarıyla  muhteşem bir mavi yolculuğa çıkarıyor bizleri. Keyifli okumalar

OLAY SALCAN- ANKARA

DENİZ VE YELKEN

Bu yazımda  Fethiye Körfezi’nden başlayarak Meis Adası’nda son bulan yelken seyrimi sizlere aktarmaya çalışacağım. Bloğumda yayınladığım ilk “Deniz ve Yelken” başlıklı yazımda Göçek’ten başlayarak Soğuk Su Koyu’nda sona eren yelken seyrimi anlatmıştım.

Fethiye Körfezi’den sonra geceleyeceğimiz ilk koy Soğuk Su Koyu. Akşam yemeğini yerken bir hafta sürecek gezimizin rotasını belirlemeye çalıştık ama işi daha çok oluruna bırakmaya karar verdik.

Bundan sonraki durağımız Kalkan. Kıçtan kara halatımızı çözüyor, demiri toplatıp Kalkan’a doğru dümen kırıyoruz.

Koydan ayrılıp açık denize çıkınca turumuzun ilk bölümünde hep bizimle beraber olan dostumuzu yani rüzgarı arıyoruz. Ortalarda yok. Bu dosta o kadar çok alışmışız ki şimdiden sıcak nefesini, mis gibi kokusunu ve sihirli temasını arıyoruz.

Motorla devam ediyoruz. Yorgan Burnu’nu döner dönmez Ölü Deniz’i görmek mümkün. Rüzgar hala yok. Bunun yerine soluğan var. Tekneyi ceviz kabuğu gibi sallıyor. Hiç mi hiç hoşlanmıyoruz. Bu iki nedenden dolayı da keyfimizin tam yerinde olduğunu söyleyemeyiz. Bunlara bir de motor sesi eklenince ortamın pek de iyi olduğunu söylemeye imkan yok. Ancak iyi düşüneceğiz, iyilikleri isteyeceğiz ve herşeyden önemlisi etrafa bakacağız. Bize bunları unutturacak o kadar çok güzellikler var ki. Başımızda uçan martıların sesi, sanki bu güzellikleri görmemiz gerektiğini söyleyen mesaj gibi.

İşte size Ölü Deniz. Dünyanın en güzel yerlerinden birisi. Maviliklerden, maviliklere ve yeşilliklere bakıyoruz. Ne kadar da şanslıyız.

Ölü Deniz’de durmayacağımız için Kelebekler vadisine doğru dümen kırıyoruz. Burada demir atar, denize girer birer kahve içeririz diye düşünüyoruz. Ancak bu düşündüklerimizi yapmaya pek imkan olmadığını vadiye doğru yaklaştıkça anlıyoruz. Çünkü soluğan oldukça rahatsız edici bir şekilde devam ediyor. Öyleyse yola devam. Biz de aynısını yapıyoruz. Vadinin denizle birleşen yerine yaklaşabildiğimiz kadar yaklaşıp motoru durdurmadan biraz oyalanıp resim çekiyor, sonrasında da teknenin burnunu Kalkan’a çeviriyoruz.

Bu akşamki son durağımız belli oldu, Kalkan. Uzun bir yolumuz var. Ölü Deniz’in 9 mil güneyinden başlayarak 7 mil kadar uzunlukta, Kötü Burun ile Zeytin Burnu arasında kalan 7 adet burundan oluşan bölgeyi geçmek durumundayız. Zeytin Burnu’ndan sonrada uzun bir plaj başlıyor. Bu yedi burnun yakınlarındaki tepelerden esen rüzgarlar bu bölgedeki denizde dalgaların oluşmasına neden oluyorlar. Ölü Deniz’den Kötü Burun’a kadar olan süre içerisinde hep motorla seyir yapıyoruz. Soluğan da bizi durmadan sallıyor. Sanki bir boksörün kum torbası gibi. Kötü Burun’u dönünce de dalga ile karşılacacağımızı biliyoruz. Ümidimiz, dalgaların çok yüksek olmaması.

Kötü Burnu dönüyoruz. Önümüzde 6 adet daha burun ve uzun bir plaj var. Burun ve plajı güvenli olarak geçmenin en iyi yolu, kıyının 2-3 mil açığından seyretmek. Bunu bildiğimiz için biz de kıyıdan 2-3 mil açıktan geçecek şekilde seyir ediyoruz. Çatal Ada’yı gördük mü, Kalkan’a geldik demektir. Yolumuz uzun. Sevgili dostumuz rüzgar meydanlarda yok. Neticede yelken de yok. Keyifsiz. Rüzgar duasına mı çıksak acaba? Motorun çıkardığı pata pat sesler ile yolumuza devam ediyoruz. Çok dalga da yok. Bu bakımdan şanslı sayılırız. Şu anda içinde bulunduğumuz durum bu. Yapacak başka birşey yok. Sıra ile dümene geçiyoruz. Birimiz dümende iken diğerimiz aşağıdan yiyecek ve içecek servisi yapıyor. İkinci ve üçüncü burun derken yedinci burnu da geçiyoruz. Plajın başlangıcındayız. Öğlen vaktini çoktan geçtik. Bu durumda güneşin batışına az bir zaman kala Kalkan’da oluruz diye düşünüyoruz. Plajın güney ucunda Patara Harabeleri var. Tekneden bu harabeleri görebiliyoruz.

Kalkan’a yaklaştığımızın habercisi olan ve iyice yaklaşana kadar tek bir ada gibi görünen Çatal Adaları’nı görüyoruz. Yalı Burnu’nu dönüp Kalkan Limanı’na doğru dümen kırıyoruz. Limana az bir zamanımız kaldı. Sonunda limana ulaşıp tekneyi bağlıyoruz. Herşeyin yolunda olduğuna emin olduktan sonra sıra “landing drink”’te. İçkimizi yudumlarken hem biraz soluklanıyor, hem de günün kritiğini yapıyoruz. Akşam şehri bir dolaşmaya ve dolaşırken de bulacağımız iyi bir lokantada karnımızı doyurmaya karar veriyoruz.

Şirin bir kasaba olan Kalkan’da olmak güzel. Oldukça kalabalık, lokantalar kaliteli ve dolu. Tam bir turizm merkezi olmuş. Uygun bir lokanta arıyor ve bu arada çevreyi ve insanları gözlemliyoruz. Bu sefer farklı tatlar tadalım diye düşünüyoruz. Yöre yemekleri yapan bir lokanta dikkatimizi çekiyor. Oldukça güzel bir görünümü var. İçerisi ve dışarısı kalabalık. Listesine bakıyoruz. Tam bizim aradığımız gibi. Ancak bütün masalar dolu. Biz içeri girdiğimizde güler yüzlü bayan bir garson bizi karşılıyor. Masa olmadığını, biraz beklememizi söylüyor. Bir masanın boşalması ve masaya oturmamız fazla sürmüyor. Yemeklerimizi sipariş ediyoruz. Gelen buz gibi ve nefis ayranla yorgunluğumuzu gideriyor, hem de günün yorumlarını yapıyoruz. Yemekler beklediğimizden de leziz. Doğru lokantayı seçtiğimizden memnunuz. Yemeğimizi yedikten sonra, lokanta sahibine teşekkür ederek teknemize doğru hareket ediyoruz. Yol üzerinde bir barda oturup birer soğuk birayı takiben, kısa bir yürüyüş yapıyoruz. Sonra da doğruca tekneye. Yarın rotamız Kekova. Uygun bir rüzgar buluruz dileklerimizle yatıyoruz.

 

Ertesi sabah güneşin insana huzur veren ışıkları ile yeni bir güne başlamak üzere kalkıyoruz. Güzel bir kahvaltının insana verdiği enerji ile seyir hazırlıklarımızı tamamlıyoruz. Rotamız Kekova. Hafif hafif esen rüzgarı hissediyoruz. Güzel haber. Biraz daha oyalandıktan sonra motoru çalıştırıp demir alıyor ve tekneye yol veriyoruz. Çok güzel bir gün. İnsanın içini ısıtıyor. Yeni bir gün ve yeni bir seyirle tüm benliğimizi kaplayan olumlu havayı vücudumuzun her zerresine ulaşabilecek şekilde derin derin soluyoruz. Yalı Limanı’nı terk ettikten sonra açık denize çıkıyoruz. Kalkan artık arkamızda kaldı. Bundan sonra rotamızdaki en önemli nokta Kaş. Ancak bizim rotamızda olmasına rağmen bu akşam burada konaklamayacağız. Çünkü Kaş bizim son durağımız olacak. Biz Kekova’ya gidiyoruz ve bu gece orada demir atacak ve konaklayacağız.

Hafif olsa da bir rüzgar var. Hemen yelkenleri açıyor ve motoru durduruyoruz. Uzun zaman gibi gelen yelkensiz seyirden sonra yelkenin verdiği huzur, keyif verici; anlaşılıyor ki Kekova’ya kadar rüzgar bizimle beraber olacak. Eski dost. Bizi dün yalnız bıraktı, ama bugün o sıcak nefesini, yelkenleri doldurup tekneyi hareket ettiren gücünü hissediyoruz. Seninle beraber olmak çok güzel. Şarkılar söylemek geliyor içimizden. Çoşkuluyuz, sevinçliyiz, mutluluk doluyuz; yelkeni, denizi, rüzgarı herşeyi ama herşeyi seviyoruz. Hayat güzel.

Yelkenle giderken her zaman bir koşuşturma. Zaman su gibi akıyor. Kaş’a yaklaştığımızı Gürmeli Adası ile biraz ilerisindeki Gürmeli Kayaları’nı sancak baş üstünde görünce anlıyoruz. Daha ilerde dikkatimizi çeken adanın adı; Meis Adası. Hiç aklımızda olmayan bir yer Meis Adası. Ama neden olmasın. Bir geceliğine de olsa Meis Adasında kalırız. Programımızda Kekova’da ve civarında iki gece kalmak var idi. Olsun Kekova’yı bir gün yapar, Meis’e de bir gece ayırabiliriz. Yunan yemekleri yemek çok da güzel olur diye düşünüyoruz. Bu cazip fikir ile rotamızı Meis adasına çeviriyor ve dümenimizi kırıyoruz. Bekle bizi Meis, biz geliyoruz.

Meis Adası’nı bilmem biliyor musunuz? Yerleşim yeri kuzey doğusundaki bir koyun etrafındadır. Gayet korunaklı bir limanı var. Ancak bu mevsimde çok tekne var. Liman da dar olduğundan iskelelere yanaşmış teknelerin demirleri, birbirine çapariz verebilecek durumdalar. Biz böyle durumla karşılaşıp keyfimizin kaçmasını istemediğimiz için başka bir koya gitmenin daha uygun olacağını değerlendiriyoruz. Daha evvel böyle bir tecrübeyi yaşamış olduğumuzdan, neler olabileceğini tahmin edebiliyoruz.

Meis’in Türkiye’ye bakan burnunu dönünce limanı ve binaları fark ediyoruz. Burnu dönüp limanı görür görmez harika bir rüzgar sağanağı ile karşılaşıyoruz. İyi ki yelkenleri toplamamışız. İnanılmaz bir güzellik, tekne de kendini bu sağanağa kaptırmış hiç kontrol edilemiyor. Biz de onu kendi haline bırakıyoruz. Ta ki sağanak bitip tekne kendi haline gelene kadar. Teknenin o andaki heyecanını ve tabii ki bizimkini de hissetmemek mümkün mü?

Biz, dümenimizi demir atacağımız koya doğru kırıyoruz. Bu koy, limanın hemen güney doğusunda, sakin bir koy. Uygun bir yer buluyor, demirimizi atıp kıçtan kara teknemizi bağlıyoruz. Son kontrollarımızı yapıp teknenin güvenlikte olduğuna emin olduktan sonra, hemen denize giriyoruz. Burada deniz, çok temiz ve pırıl pırıl. Çevre de çok güzel. Koy etrafındaki evler rengarenk boyanmış çevre ve denizle bir uyum içerisindeler. Güzel bir deniz banyosu aldıktan sonra, kendimize geliyoruz. Tabii ki landing drinkimizi de alıyoruz. Günün yorumunu kısa da olsa yapıyoruz.

Akşam adaya çıkacağız ve güzel Yunan yemeklerimizi yiyeceğiz. Limanda değişik bir ortam ve insanlarla beraber olacağız. Ama herşeyden önce adayı yürüyerek bir tanımamız gerekiyor. Ne de olsa burası Yunan adaları içerisinde en güzellerinden ve en çok tanınanlardan birisi. Eğer Gabriele Salvatores’in en iyi yabancı film dalında Oscar almış Yüzbaşı Corelli’nin Mandolini filmini hatırlarsanız, güzelliğinin yanında neden çok bilinen bir ada olduğunu da anlarsınız.

Güneş alçalmakta olduğundan ve biz de gündüz gözü ile adayı gezmek istediğimizden, süratle üstümüzü değiştiriyoruz. Adaya biraz daha bakımlı gitmemiz uygun olur diye düşünüyoruz. Bu nedenle de üstümüze ve başımıza biraz daha dikkat ediyoruz. Ne de olsa ada sosyetesine karışacağız.

Giyiniyor, süsleniyor ve dingiye binerek sahile çıkıyoruz. Sahilden yukarıya doğru bir yol kıvrıla kıvrıla tırmanıyor. Sıra sıra şirin evler ve yeşil bahçelerin arasından giden tertemiz bir yol. Maksadımız limana ulaşmak. Liman, bizim bulunduğumuz tepenin öbür yamacında ve oraya ulaşmak için bu tepeyi aşmamız gerekiyor.

 

Adada yaşayanların sayısı 500’ü bulmaz. Çok küçük bir yerleşim yeri, ama çok şirin. Evler ve yollar çok bakımlı. Devamlı bir onarım ve yenileştirme var. Adada su ve toprak yok. Yakıt ve su tankerlerle getiriliyor. Bu nedenle adada yetiştirilenler çok sınırlı. Peki bu adayı kim besliyor? Cevabı biliyorsunuz. Yunanistan’dan millerce uzaktan getirilen mi yoksa üç mil uzaktaki Türkiye’den getirilenler mi daha ucuz olur?

O kadar küçük bir yerleşim yeri ki, burada kaybolmak mümkün değil. Zaten bir, iki yolu var. Kilisenin çan kulesini görüyoruz. Tepeye ve yerleşim yerinin merkezine yaklaştık demektir. Oradan aşağıya doğru indiğimizde limana ulaşırız diye düşünüyoruz. Kilisenin olduğu meydana geliyoruz. Görünürde oldukça hareketli ufak bir meydan. Meydan dediğim zaman büyük bir meydan anlamayın. Çok ufak. Klasik olarak bir kilise ve etrafında dükkan ve lokantalar var. Lokantaları görünce uygun birisini bulur burada yeriz diye düşünüyoruz. Liman hem çok kalabalık ve hem de pahalıdır. Biz de, turistiz ne de olsa. Bunun için birisini gözümüze kestiriyoruz. Önünde elli ile altmış yaşlarında bir karı koca oturuyorlar. Bizim onlara doğru yaklaştığımızı görünce hemen bizi karşılayıp yer gösteriyorlar. Tepeye çıkarken biraz yorulduğumuz için dinlenmekte fayda var. Biraz İngilizce, biraz Türkçe ve biraz da Yunanca anlaşıyoruz. Bu karı kocayı çok seviyoruz. Yemekleri kendileri yapıyorlarmış. Evde yaptıkları şaraptan da verebilirlermiş. Çok sevimli insanlar. Burada yemek yemeğe karar veriyoruz. Yemekten sonra limana gider birer içki de orada içeriz diye düşünüyoruz.

Şimdi limana gidelim ve ada turumuzu da tamamlayalım. Lokantaya sahiplerine görüşmek üzere hoşça kalın diyoruz. Bir çok şirin sokaklardan geçiyoruz. Bu sokaklar oldukça dar. Bazılarının arası bir metreden daha az. Kapıları, pancurları ile kendilerine özel ada evleri. Çok güzeller. Bol bol resim çekiyoruz. Yukarıda, tepedeki kaleye doğru tırmanıyoruz. Limana tepeden bakıyoruz. Çok güzel bir manzara var. Güneşin batışında etrafa saçtığı o muhteşem ışıklar ortama ayrı bir güzellik katıyor. Bol bol fotoğraf çekiyoruz. Bulunduğumuz yerden bizim demirlediğimiz koyu ve teknemizi görebiliyoruz. Manzara çok güzel. Kale çok stratejik bir noktada olduğundan buradan limanı da görebiliyoruz. Limana geliyoruz. Limanda şöyle bir dolaşıyoruz. Limanın etrafı lokanta, kafe ve birahaneler ile dolu. Binalar rengarenk. Hakikaten güzel bir ada. Limanda bir çok tekne var. Buraya girmeyip başka, sakin bir koya demirlemekle ne kadar iyi bir iş yaptığımızı bir kere daha teyit ediyoruz.

Karnımızın acıktığını hissediyoruz. Başka bir yoldan tekrar tepeye çıkıp lokantaya ulaşıyoruz. Masamız hazır. Sırası ile Yunan yemeklerini getirmeye başlıyorlar. Bize karı koca servis ediyor. Tam bir aile yeri. Bahçedeyiz ve hava çok güzel. Yavaş yavaş diğer masalar da dolmaya başlıyor. Etraf hareketleniyor. Meze ve yemekler hep tanıdıklarımız ve isimleri de benziyor. Onun için hiç yabancılık çekmiyoruz. Zaman geçtikçe burada yemek yemeğe karar vermemizin çok yerinde olduğunu anlıyoruz. Keyifler yerinde. Yavaş yavaş karnımız da doydu. İçkimizi ve kahvemizi de limanda içeriz. Lokanta sahibi karı, kocaya teşekkür ederek veda ediyoruz.

Yürüyerek limana iniyoruz. Adanın gecesi de çok güzel. Liman şimdi daha da kalabalıklaşmış. Bir tur atıyoruz. Maksadımız oturacak güzel bir yer bulmak. Oldukça kalabalık ve yer bulmakta güçlük çekiyoruz. Şurası boş, hemen kapalım. Oh tamam masayı ve sandalyeleri aldık. Birer içki söylüyoruz. Liman yazın her sahil şeridindeki yerleşim yeri gibi hareketli; ya yemek yiyenler ya da yemeğini yedikten sonra yürüyüşe çıkanların hareketliliği var. Etrafa bakarak, insanları ve çevreyi gözlemleyerek, konuşarak yolculuğumuzun bir gününü daha geride bırakmak üzereyiz. Biz Kalkan’dan ayrılırken Kekova’ya gitmeye karar vermiştik ama herşey değişti. Sonunda Meis Adası’ndayız. Burasını da görmek varmış. Çok da iyi oldu. Teknemize gelip başımızı yastığa koyduğumuzda bambaşka bir diyarda, bambaşka insanlarla, bambaşka bir gün geçirmiş olmanın tatlı yorgunluğu içerisinde hemen uyuyoruz. Ama yarın rotamız, Kekova. Şimdilik iyi geceler.

Sabah erken saatlerde başka bir ülkede, ama kendi teknenizde uyanmak oldukça farklı bir duygu. Denize girip uyku mahmurluğunu attıktan sonra, güzel bir kahvaltıyı takiben Meis Adası’ndan ayrılma hazırlıklarını tamamlıyoruz. Hafif hafif esen rüzgar bize bu gün için umut ve mutluluk veriyor. Demiri topluyor ve tekneye yol verip dümeni Kekova Adasına doğru kırıyoruz. Yolculuğumuzun nerede ise sonuna yaklaştık sayılır. Daha evvelde yazdığım gibi bir gece Kekova ve bir gece de Kaş’ta kalıp Kaş’tan Ankara’ya döneceğiz. Son bir daha Meis Adası’na bakıyoruz. Sabahın o güzel ışıkları altında bir başka görüntü veriyor.

Bu güneş inanılmaz birşey. Dünyaya yaydığı ışıklarla günü aydınlattığı zamanlarda hep farklı görüntü yaratıyor. Bunu görebilen için ne büyük bir şans ve mutluluk. Neyse. Rotamızda devam edeceğiz. Rüzgar biraz daha fazlalaştığı için yelkenlerimizi açıyor ve motoru durduruyoruz. Sükunet. Deniz maviliği ve teknenin o güzelliği, bu muhteşem ortama renk veriyor. Etrafta birçok tekne var. Bazen çok yakınımızdan geçenlere içten selam veriyoruz. Onlar da karşılık veriyorlar.

Keyifli bir yolculuk oluyor. İskele baş üstünden Kekova Adası göründü. Rüzgar da keyif verecek şekilde arttı. Öğlen vaktini de geçtik. Kale Köy’e ulaşabilmemiz için Karakol Adaları’nın arasından geçmemiz gerekiyor. Bu adalar Kekova Adası ile anakara arasındaki dar bir bozağızın tam ortasındalar ve dar bir geçit veriyorlar. Buradan geçmek için yelken toplayıp –en azından cenovayı toplayıp- geçmenin uygun olacağını değerlendiriyoruz, ama bundan vaz geçiyoruz. Rüzgar bizim bu boğazdan yelkenle güvenli bir şekilde geçebilmemize imkan verecek kadar iyi. Karakol Adaları’nın batısı biraz daha geniş ve su yolu daha derin olduğundan buradan geçmeye karar veriyoruz. Güvenli ve rahat bir şekilde Kekova Adası’nın doğu sularına giriyoruz. Bizi hemen bir Likya lahidi karşılıyor. Karşıda da eski zamanların Simena’sı, yeni adıyla Kaleköy ve tepedeki tarihi kalesi görünüyor. Ancak bizi hayrete düşüren şey, bu sulara girer girmez rüzgarın şiddetinin artması ve hatta zaman zaman rüzgar sağanaklarının olması. Biz daha evvel hemen Kaleköy’deki restoranın rıhtımına bağlanır, Kaleköy’ü ve kalesini gezer akşam da yemeğimizi yedikten sonra erken saatlerde istirahate çekiliriz diye düşünmüştük, ama bu süpriz güzel rüzgarla daha fazla yelken yapmaya karar veriyoruz. Kekova Adası boyunca uzun bir süre güneşin batmasına yakın bir zamana kadar yelken yapıyoruz. Zaman zaman Kaleköy tarafındaki kıyıya ve zaman zaman da Kekova Adası’na yakın seyrediyoruz. Bu arada çevreyi de yakından görme ve tanıma fırsatımız oluyor. Batık şehri de denizin üstünde kalan bölümleri ile görebiliyoruz.

Artık nerede ise hava kararmak üzere, restoranın rıhtımına bağlanıyoruz. Sahibinden aldığımız haber, akşam yemeğinde balığımızın hazır olduğu. Fazla vakit kaybetmeye niyetimiz yok. Güneşin bu saatteki güzel ışıklarını kaçırmadan Kaleköy’ü gezelim, Kale’den tüm çevreyi görelim ve bol bol fotoğraf çekelim. Biz de bu düşündüklerimizi aynen uyguluyoruz.

Kaleköy, ufak ve şirin bir yöre. Bizimle beraber rıhtımlara bağlanmış bir çok tekne var. Fotoğraf makinemizi alıp doğru Kaleköy’ü gezmeye çıkıyoruz. Tepeye tırmanırken dar yollar kıvrıla kıvrıla gidiyor. Yöre halkı, hediyelik eşya satarak ilave geçim kaynağı yaratmışlar. Durarak onlarla sohbet ediyor ve zaman zamanda doyulmaz güzellikteki manzarayı seyrediyor ve bu güzellikleri belgelemek için bol bol fotoğraf çekiyoruz. Kaleye ulaştığımızdaki görünen manzara, insanı hayrete düşürecek kadar güzel. Masmavi bir deniz, kızıla çalan bir gök yüzü, yemyeşil bir çevre ve bunları tamamlayan denizde seyir halinde ve rıhtıma bağlı tekneler. Seyretmeye doyulmayan bir güzellik.

Türkiye, kesinlikle dünyanın en güzel ülkelerinden birisi; ben de, burada yaşıyorum ve bu güzellikleri görebiliyorum. Ne kadar şanslıyız. Bu ülkede yaşadığı halde bu güzellikleri göremeyen ve diğer ülkelere nedense hayran olanlar var. Türkiye’de yaşamaktan gurur duyuyorum. Geldiğimiz gibi yavaş yavaş aşağıya iniyoruz. Restoran sahibi, bizi karşılıyor. Masamız hazır ama bir süre onlarla sohbet etmeyi tercih ediyoruz. Sonra da masamıza geçip bize hazırladığı meze ve balıkları keyifle yiyoruz. Restoran, oldukça kalabalık ve tamama yakını yabancı turist. Yemeği takip eden kahve sohbetlerinden sonra teknemize çekiliyoruz.

Daha öncesinde tekneyi bize kiralayan arkadaşıma telefon ediyorum ve kendisinden benim aracı Göcek’ten Kaş’a getirip getiremeyeceklerini soruyorum. Getiremezler ise Göcek’e gitmenin yolunu bulmam gerekiyor. Buna hiç gerek kalmıyor. Arkadaşım büyük bir nezaket göstererek tekneyi bir gün sonra Kaş’da bize teslim edeceğini söylüyor. Biz de rahatlıyoruz. Yarın deniz yolculuğumuzun son günü. Doğru Kaş’a gideceğiz ve bir gece orada kalıp ertesi sabah aracı getiren kişiye tekneyi teslim edeceğiz. O da gerekli işlemleri yapıp tekneyi Kaş’tan alacak müşterilere teslim edecek.

Böyle güzel bir gezinin sonuna gelmek hüzün verici; tekneye de çok alışmıştık. Olsun bu gezinin sonu gelecek ki yeni bir gezinin başlangıcı olsun.

Sizlere, yaptığımız ve keyif aldığımız bir tekne gezisini anlatmaya çalıştım. Umarım okurken siz de keyif almışsınızdır. Bu sıkıcı Korona günlerinde böyle sıcacık bir yolculuk hikayesini anlatarak günlerinize bir farklılık katmak istedim.

Hoşça kalın.

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL